İlim ve ittihad önderi olarak Selahaddin-i Eyyubi

12 Ekim 2017 Perşembe, 23:33

Selâhaddin-i Eyyûbî, 1132 yılında, Bağdat`ın kuzeyindeki günümüzün Tikrit kentinin bulunduğu Tikrit Kalesi`nde doğdu. Erbil civarından Ravâdiye kabilesine mensup ailesi, Tikrit`ten önce Azerbaycan`da Dûvin çevresine yerleşmişti. Ataları, Gürcülere karşı yürütülen Kafkas cihadının önemli bir unsuruydular. 

Selâhaddîn`in amcası Şazi`nin oğulları Necmeddin Eyyûb ve Esedüddin Şîrkuh, Tikrit`i ikta olarak elinde tutan Bağdat şıhnesi ve saray ağası Bihrûz`la anlaşmazlığa düşünce Nûreddin Zengî`nin babası, İmâdüddîn Zengî`nin yanında bulundular. Musul atabegi ve valisi Zengî, onlara Haçlılara karşı cihadda bulunmak üzere bugün Lübnan sınırları içinde bulunan, o dönemde Haçlı sınırındaki Balebek`e yerleştirdi; Balebek`i Eyyûb`un idaresine verdi. 

Şazi`nin oğulları, Balebek`te Kafkasya`daki aktif cihad ortamını buldular. Eyyûb, o yörede Müslümanların bürokrasisinde öne çıkarken Şîrkûh, yenilmez bir komutan olarak nam saldı; Haçlıların korkusu hâline geldi. 

Bu süreç içinde Nûreddin Mahmud Zengî de eğitilmek üzere Eyyûb ve Şîrkûh`un yanına verilmişti. 1118 doğumlu Nûreddin, burada askeri ve idari eğitimini sürdürürken Selâhaddîn henüz Kur`an-ı Kerim, fıkıh, hadis, matematik, geometri gibi alanlarda ilk ilimlerini tahsil ediyor, bu arada çevgan oynayarak savaş sanatlarını da öğreniyordu. Bu öğreniminde Nûreddin Mahmud`un katkısı da var olmalıdır. 

Şîrkûh, 1144`te Urfa Haçlı Kontluğu`nun başkent edindiği Urfa`yı Haçlılardan geri alma konusunda İmâdüddin Zengî`nin yanında büyük hizmette bulundu, onun namı Zengî`nin ülkesinde daha da yayıldı. Zengî, aradan iki yıl geçmeden 1146`da öldürülünce Şîrkûh, Nûreddin Mahmud`un yanında yer aldı. Balebek ise Dımaşk Atabegliği tarafından ele geçirildiğinden Eyyûb, Dımaşk`a taşınmak zorunda kaldı. 

Selâhaddîn, o tarihte henüz on dört yaşında bir genç olmasına rağmen babasını değil, amcası Şîrkûh ve dostu Nûreddin Mahmud`u tercih etti, Nûreddin Mahmud`un başkenti Halep çevresine geçerek ilmi faaliyetlerini orada sürdürdü. 

O dönemde bilindiği üzere İmam-ı Gazzâlî fikriyatı Zengî`nin müsamahası sayesinde Halep çevresine yayılmış; İhya-u Ulümüddin, Kimya-ı Saadet gibi eserler, ilmiye sınıfı içinde yer almayan okumuşların başucu kitaplarından biri oluvermişti. 

Selâhaddîn, askerliği amcası Şîrkûh; idareyi Nûreddin Mahmud`dan öğrenirken İslamî ilimleri Gazzâlî`nin çizgisinde yer alan âlimlerden öğreniyordu. 

Nûreddin Mahmud`un Halep emirliği döneminde Şafii medreselerinin başında bulunan Hafız el-Mûradî, Hicrî 500/ 1106-1107`den önce Endülüs`te doğmuş, 510/1116-1117 yılından sonra Endülüs`ten ayrılıp Bağdat`a gelmiş, Bağdat`tan Horasan`a geçip bir süre Nisâbûr`da ikamet etmiş; Gazzâlî`nin öğrencilerinden Muhammed bin Yayha`dan ve Gazzâlî`nin en çok etkilendiği şahsiyetler arasında yer alan İmam Kuşeyrî`nin oğlu Ebû`l-Muzaffer Abdulmun`em bin Kuşeyrî`den hadis dinlemiş; zahitlerden Şeyh Abdurrahman el-Ekkâf`ın sohbetlerinde bulunmuştu. 

Nûreddin Mahmud, Hafız el-Mûradî gibi alimlerin etkisiyle Gazzâlî`nin mutedil çizgisine yönelmiş, Sünnete dayanan bir tasavvuf anlayışına yönelmişti. Gazzâlî`den etkilenen alimler, Ehl-i Kıble olan bütün Müslümanların kardeş olduğu, Müslümanların birbirleriyle asla uğraşmamaları gerektiği, gıybetten, hasetten sakınıp bütün enerjilerini kafirleri yenmek için harcamaları gerektiğini öğretiyor, kendilerinden önce yüzleri İslam dünyasındaki ihtilaflara dönük olan Müslüman şahıs ve emirlerin yüzlerini tamamen küfürle mücadeleye çeviriyorlardı.

Nûreddin Mahmud, bu anlayışıyla 27 yıllık emirliği boyunca Müslümanlara karşı hiçbir siyasi ve askeri infaz yoluna gitmemiş, Müslümanları daima affetmeyi seçmiş, Hanefi mezhebinden olmasına rağmen taassup ehli olmamış, başkadılık gibi en önemli makamlardan birine Şafii mezhebinden Kemaleddin eş-Şehrezûrî`yi getirmiş; Gazzâlî`nin bir dönem hocalığını yaptığı Bağdat Nizamiye Medresesi`nde yetişmiş bu alime devlet işlerinin büyük kısmını tevdi etmişti. Halep yöresinde Ali bin Vefa gibi Haçlıların safında savaşan İsmailîlere Haçlı muamelesi yaparken Halep`teki İsmailîlerle çatışmamaya çalışmış, onların bir kısmı Haçlıların safına geçinceye kadar ezanın bile onlar gibi okunmasına göz yummuştu. Daha yerinde bir ifadeyle bu tür iç sorunlarla uğraşmak yerine Haçlılarla uğraşmayı seçmiş, Türkmenlerin yoğun desteğiyle Urfa`nın yeniden Haçlı istilasına girmesini engellerken Kürt emir Şîrkûh`un komutasındaki bir birlikle Antakya Haçlı emiri Raymond`u öldürmüş, içinde Ali bin Vefa`nın da bulunduğu Antakya Haçlı ordusunu imha etmişti. 

Nûreddin Mahmud, Dımaşk`ı ele geçirdikten sonra da Kutb en-Neysâbûrî, Sühreverdiyye tarikatının kurucusu Şehâbeddin Sühreverdî`nin amcası Ebû`n-Necip es-Sühreverdî gibi Gazzâlî çizgisindeki alimleri yanında bulundurdu, bu büyük iki alime ikamet ettiği Dımaşk Kalesi`nin vaizliğini tevdi etti. Selâhaddîn de Nûreddin Mahmud`un yanında bulunan genç bir emir adayı olarak o vaazları dinledi. 

Selâhaddîn otuzlu yaşlarda Mısır`a emir olduğunda Balebek, Halep ve Dımaşk`ta öğrendiklerini orada uygulamaya koydu. İşkenceleriyle ünlü Dâru`l-Maûne adlı Kahire Cezaevi`ni kapattı, medreseye çevirdi. Mısır tarihinde ilk kez Nizamî Medreselerini açarken Şafii mezhebine sıkıca bağlı bulunduğu hâlde Mısır`da Malikîler için de medrese açtı. Fâtımî Hilafetine son verdi ama son Fâtımî halifesi el-Adîd öldüğünde onun için taziyeleri kabul etti, el-Adid`in yakınlarının katledilmesine de izin vermedi. Selâhaddîn, Sonraki süreçte Mısır`da Fâtımî yanlısı pek çok isyan çıkmasına ve bu isyancıların umudunun sağ kalan Fâtımî soyu olduğunun bilinmesine rağmen bu tutumunu sürdürdü. 

Onun için esas olan gayr-i müslim düşmanların yenilmesiydi. Dikkati hep orada olduğu için Mısır`da isyanlardan dolayı insan kaybını en aza indirmeye çalıştı, isyancıların elebaşlarını sertçe cezalandırırken sıradan isyancıları başkente uzak noktalarda asker olarak bulundurmaya devam etti, affedilen bu eski isyancılar, yaşadıkları sürece ona minnettar kaldılar ve ona sadık durdular. Zira ne Abbasîlerin Bağdat`ında ne Fâtımîlerin Mısır`ında İslam`ın affetmeyi öne çıkaran ahkamı bu şekilde uygulanıyordu. 

Selâhaddîn affettiklerinin de desteğiyle Haçlı-Bizans müttefik ordusunu Dimyat`ta darmadağın etti ki o günün evvelinden belki birkaç yüzyıldır Müslümanlar bu çaptaki birleşik bir orduyu yenememişlerdi. 

Selâhaddîn, Nûredddin Mahmud`un vefatından sonra da bu takdir edilen tutumu sürdürdü. Nûreddin Mahmud`un mirasçılarından kendisine muhalefet edenlerin başını çektiği Musul-Halep ittifakı ordusunu 22 Nisan 1176`da Tel Sultan`da ağır bir yenilgiye uğrattığı hâlde ve Halep-Musul ordusunun Haçlılarla işbirliği yaptığını bilmesine rağmen orduyu toplayan II. Seyfeddin dahil bütün emirleri affetti, affetmekle kalmadı, mallarını kendilerine iade etti, hatta onlara binek verip “Dileyen bizimle kalıp küffarla savaşsın, dileyen bineğini alıp yurduna gitsin” diyerek onları serbest bıraktı. Onun bu cömertlik ve hassasiyetinden etkilenen pek çok emir artık II. Seyfeddin gibi sarayında kuşları seyredip çalgıcı kadınları dinlemek yerine Haçlılarla mücadeleye katıldı. 

Selâhaddin, kendisine Haçlıların ve Halep-Musul yönetiminin kiralık katili olarak defalarca suikast düzenleyen Haşhaşilerle bile uğraşmayı gereksiz buldu, onlardan bir daha kendilerine saldırmayacaklarına dair söz aldığında onları kalelerinde kendi hâllerine bıraktı, Haçlılara karşı mücadelede kullanabildiği kadar kullandı. Müslümanlar, elbette Haşhaşileri sapmış bir topluluk olarak görüyorlardı. Ama onlar, kendilerine Müslüman dedikleri gibi Haçlılar da onları Müslüman kabul ediyordu. Onlarla çatışmak, Haçlıları cesaretlendirebilir; bununla birlikte Haçlıların ittifak imkânlarını da genişletebilirdi. Selâhaddîn, Haçlıların işine gelecek bir tutum yerine, affetmiş olmasına karşılık yer yer onların desteğini alarak Haçlıların üzerine vardı, Kudüs`ü ellerinden aldığı gibi bu yaklaşımla, III. Haçlı Seferi`nde Fransız, Alman ve İngiliz ordularını aynı anda yenmeyi de başardı. 

Gazzâlî`den Nûreddin Mahmud`a geçen “kendisine Müslüman diyenle anlaş, cepheni büyüt ve daima kafirliği tartışmasız olanlarla mücadele et” kaidesini bir an için olsun ihmal etmeyen Selâhaddîn, her tarafta dört mezhep için medreseler açtı. 

Selâhaddîn, Nûreddin Mahmud gibi ehl-i hadis olmasına rağmen aynı zamanda tasavvuf ehliydi. Her medresenin yanına bir tasavvuf dergahı inşa ederken dili sivri Hambeli vaiz ve alimleri de korumayı ihmal etmedi; ümmetin farklı kesimlerini bir araya getirip küfre karşı cihada sevk etti. 

Selâhaddîn dini ilimleri teşvik ettiği gibi dünyevi ilimleri de teşvik etti. Müslümanların cephede kaybetmediklerini hastalıktan kaybettiğini gördü; dünyanın silah teknikleri açısından yol aldığını tespit etti. Yahudi İbn Meymun`u bile hizmetine alarak büyük tıp eğitim merkezleri açtı, yakın döneme kadar Hıristiyan olan birine dünya savaş teknikleri ve o savaşlarda kullanılan silahlar üzerine bir kitap da yazdırdı. 

Özetle Selâhaddîn`de ittihad anlayışı, uhrevi ve dünyevi ilim, zühd ve cihad buluştu; onda başarının zeminini oluşturdu. 4 Mart 1193 Çarşamba sabahı Dımaşk Kalesi`nde vefat ettiğinde ardından ümmetin takdirini kazanan, düşmanı ise hayrette bırakan zaferler bırakmıştı. Allah rahmet eylesin… 

Abdulkadir Turan | İnzar Dergisi | Ekim 2017 | 157. Sayı