Birlikte olamamak, yok olmaya mahkûm olmaktır

20 Kasım 2017 Pazartesi, 13:19

Hakikat bilincini kaybettiğimiz günden bu yana, küresel bir kasırganın tam ortasında, bir o yana, bir bu yana savruluyor, sürükleniyoruz. Bu konum, İslami anlamda tanımlanması mümkün olmayan bir konumdur. İslam dünyası toplumları kendi içlerinde paradigmatik-zihinsel bir fosilleşmeye maruz kaldıkları günden bu yana, modern-seküler yapıları, gerçekliği, aşılmaz bir ufuk olarak görüyor.


Bir taraftan modern, seküler, liberal propaganda dili, öteki taraftan ise geleneksel, popüler, hamasete dayalı propaganda dili, toplumlarımızı ve insanımızı bir şekilde kullanışlı aptallar haline getirebiliyor. Üstün niteliklere sahip olduklarına inanan Batılılar, niteliksiz olarak tanımladıkları halklara tahakkümü/zulmü meşru sayabiliyor. Liberalizm ve sekülerizmin, küresel faşizm yoluyla sağladıkları evrensellik standardı, her tür saldırganlığı haklılaştırabiliyor. Günümüz dünyasının en son ideolojisi olan “insan hakları ideolojisi”ni sistematik bir şekilde istismar eden Batı dünyası, bu ideoloji aracılığıyla kendi önceliklerini ve çıkarlarını bütün dünyaya kabul ettirebiliyor. İfade özgürlüğü de, sözünü ettiğimiz ideolojik/politik silahların belirlediği sınırlar içerisinde konumlandırıldığı için, İslami dünya görüşü ve hayat tarzı bu özgürlüklerden yararlanamıyor. Bugünün dünyasında İslami dünya görüşü ve hayat tarzı marjinal bir varoluş tarzı olarak algılanıyor. Madunlar ne yaparlarsa yapsınlar, tam insan muamelesine hiç bir şekilde istihkak kazanamıyor.

İnsan hakları ideolojisi, meşruiyetini Yahudi-Hıristiyan teolojisinden, Aydınlanma normlarından ve rasyonalist düşünceden alıyor. Bugünün dünyasında “insan hakları ideolojisi”, liberal piyasa kapitalizminin dünyası ile bireyci hayat tarzını kapsıyor. Modern-evrensel bütün kavramlar, daha çok ideolojik/politik bir silah olarak kullanılırken, uluslararası hukuk ısrarla suistimal edilerek ciddi bir adaletsizlik kaynağı haline geliyor.

BATI’NIN GÖNÜLLÜ HİZMETKARLARI

Emperyalist ihtirasların pragmatik ve ideolojik çıkar hesapları, dünya sisteminin özneleri tarafından, dünya sisteminin nesneleri olarak kategorize edilen topluluklara kolaylıkla onaylatılabiliyor/dayatılabiliyor. Son olarak Suudi Arabistan örneğinde de görülebileceği üzere, kısıtlı-sınırlı-tamamlanmamış bağımsızlıklara sahip ülkeler, gönüllü olarak kapitalist ve Siyonist emperyalistlerin gündemine hizmet edebiliyor, bu gündem doğrultusunda istenilen işlevleri yerine getirmek üzere seferber edilebiliyor. Batı dünyası hukuku kendi sınırları içerisinde uygularken, kendi sınırları dışında her tür hukuku keyfi bir şekilde askıya alabiliyor. Bu suretle, faşizm ve haydutluk uygulamaları engelsiz sürdürülebiliyor. Afganistan’da, Irak’da, Libya’da, Suriye’de masum halklara yaşatılan kıyamet, bu defa Lübnan’da sahneye konulmak isteniyor. Tarihte bir başka örneği olmayan Siyonist politik terör, bütün dünyada derin bir sessizlikle karşılanabiliyor.

Günümüzde, uluslararası bütün kurumlar/yapılar, güçlülerin ellerinde rehin tuttukları kurumlara dönüşmüştür.

Modern zamanlarda galipler, kendi ideolojilerini, değerlerini, kavram ve kurumlarını askeri güç kullanarak mağluplara empoze ettiler. Günümüzde bütün toplumlarda, ilkelerin ve ideallerin yerini pragmatik/faydacı hesaplar aldı. Bu nedenledir ki, bütün dünyada, güvenlikçi yaklaşımlar, insani/ahlaki yaklaşımlara hayat hakkı tanımıyor. Konformizmi, popülizmi, hamaseti seçen İslam toplumları, bir türlü gerçeklerle yüzleşmeyi ve hesaplaşmayı beceremiyor. İslam toplumları bünyesinde, seküler dünya görüşünü meşrulaştırabilmek/kurumsallaştırabilmek için, sistematik olarak mezhep rekabetleri, karşıtlıkları ve çatışmaları kışkırtılabiliyor; bu kışkırtmalar ilgili toplumlarda ne yazık ki karşılık bulabiliyor, tersyüz edilemiyor. Toplumlarımızda İslam bireysel bir tercihe indirgenince, toplumsal alanın düzenlenmesi seküler yapılara havale ediliyor.

Modern-seküler dünya görüşü adına insanlığın çok büyük bir bölümünün aşağılandığı, köleleştirilebildiği, mülksüzleştirilebildiği bir dünya düzeninde Müslüman halklar, toplumlar, ülkeler, birlikte olma iradesini, bilincini hayata ve tarihe kazandıramadıkları için, büyük öznelerin küstahlıklarına katlanmaya devam ediyor. İslami sorumluluğun ve temel tercihlerin etnik sınırları, ulusal sınırları aşan bir tercih ve sorumluluk olduğunu hatırlamak gerekiyor. Hangi nedenlerle olursa olsun, İslami bilinç, ulus-devlet sınırları içerisine hapsedilemez. Konjonktürel nedenlerle, etnik hassasiyetler, milliyet hassasiyetleri, ulus-devlet hassasiyetleri üzerinde yoğunlaştıkça, İslami hassasiyet ve yoğunlukları kaybediyoruz. Modern-seküler projenin ve ulus-devletin merkezi rolünü reddetmedikçe, İslam’ı bir dünya düzeni olarak tasavvur ve tecrübe etmemizin mümkün olamayacağını anlamamız gerekiyor. İslam’ın bireysel bir tercihe dönüştürüldüğü günden bu yana, Müslümanlar siyasal tasavvur ve tahayyülleri bütünüyle terk ettiler. İslami anlamda siyasal otorite/meşruiyet kaybı, hayatın her alanında güç kayıplarına neden oldu.

MÜSLÜMAN HALKLARIN ÖLÜMCÜL ZAAFI

Hangi mülahaza ile olursa olsun, her tür çıkar ve bencillik yaklaşımının, biz Müslümanları, büyük bir insanlık ailesinin, büyük İslam ailesinin sorumlu bir üyesi olmaktan alıkoyduğunu görmemiz/anlamamız gerekiyor. Ahlakileştirilmesi, aklileştirilmesi mümkün olmayan çıkar mülahazalarını, resmi ideolojiyi, aklı, mantığı sınırlandıramamak, ulus-devlet realizmlerinin, pragmatizmlerinin ötesine geçememek, Müslüman halklar için ölümcül bir zaaf olarak somutlaşıyor.

Birlikte olamamak, yok olmaya doğru yol almaktan başka bir şey değildir.

Hakikat bilincini kaybettiğimiz günden bu yana, küresel bir kasırganın tam ortasında, bir o yana, bir bu yana savruluyor, sürükleniyoruz. Bu konum, İslami anlamda tanımlanması mümkün olmayan bir konumdur. İslam dünyası toplumları kendi içlerinde paradigmatik-zihinsel bir fosilleşmeye maruz kaldıkları günden bu yana, modern-seküler yapıları, gerçekliği, aşılmaz bir ufuk olarak görüyor.

Sözünü ettiğimiz fosilleşme, hafıza kaybına neden olduğu kadar, bütün gerçeklerden kaçışın da somut bir tezahürüdür. Hem içeriden, hem de dışarıdan maruz kaldığımız paradigmatik fosilleşme-köleleşme sebebiyle, tarihsel sorumluluklar alamıyor, tarihsel farkındalıklar oluşturamıyor, tarihsel tanıklıklar gerçekleştiremiyor, tarihsel yankısı-etkisi olabilecek bir hikaye anlatamıyoruz. Büyük sorgulamalar, büyük hesaplaşmalar yapabilecek büyük bir kültür üretemediğimiz için, her tür saldırıya katlanıyoruz. Hamesetle, popülizmle, romantizmle dünyayı yorumlamanın, tarihsel çözümlemeler yapmanın, anlam üretmenin mümkün olamayacağını anlamak istemiyoruz.

BİLİNÇLİ BİR ÖZNE OLMANIN YOLU

Günümüzde sömürgeci dil-bilgi-dünya görüşü-hayat tarzı, sömürgeci-kapsayıcı bir mevcudiyet olarak tecrübe edilirken, fiilen tecrübe edilirken, aziz İslam’ı ancak kimi boyutlarıyla, manevi boyutlarıyla, kısmi bir mevcudiyet olarak tecrübe edebiliyoruz - tecrübeler bütünü olarak değil. Değerlerin ve normların seküler bilgi temelinde tanımlandığı bir dönemde, İslami varoluş, göreli bir varoluş haline geliyor. Bu göreli varoluş sebebiyle bugün İslam, bireysel, duygusal, içsel, yerel, folklorik, sembolik bir statüye sahiptir. Bu statü, ümmet bilincini, değerlerini, yapılarını ve politikasını temsil liyakatinden yoksundur.

Bugünün dünyasında, modern-seküler-liberal dünya görüşünün, hayat tarzının temel unsurlarını içeren idelojilerle ilgili, çok yoğun bir bilgi ve imaj akışı, çok yoğun bir bilgi ve imaj üretimi kapitalist emperyalizm tarafından gerçekleştiriliyor ve bu üretim, medya tarafından bütün dünyaya dağıtılıyor. Kitleler, kendilerine medya üzerinden ulaştırılan “demokrasi”, “özgürlük”, “insan hakları” ve benzeri imajlaştırılmış kavramları, bunların hakikiliğini hiç kontrol etmeksizin ve üzerlerinde eleştirel hiç bir sorgulamaya ihtiyaç duymaksızın kabulleniyor.

Bireysel tercihe indirgenmiş, siyasal bir fail olma iradesi/otoritesi elinden alınmış bir din algısı/yaklaşımı, kuşkusuz, hayatın ve tarihin dışında kalmaya mahkûmdur. İslami bütünlük bilincinin, kavram ve kurumların yeniden yapılandırılabilmesi için, Batılı projenin dokunulmaz kılınan merkezi mahiyetinin tartışılabilir hale getirilmesi gerekir. İslami bütünlüğün hayata ve tarihe katılması, öncelikle, düşünsel-kültürel, entelektüel niteliklerle, üretkenlikle mümkün olabilir. Kendi kendisini marjinalleştiren ve madun konumuna indirgeyen bir kültürle, bilinçli bir özne ve siyasal fail olunamaz. (Yeni Şafak)