“Bizim” televizyonlar

23 Kasım 2017 Perşembe, 13:22

“İslamî tiyatro olur mu olmaz mı” tartışması daha bir yere bağlanamadan hayatımıza televizyon girdi. Uzunca bir süre de “İslamî televizyon olur mu olmaz mı” tartışması yapıldı. (O zamanlar evine televizyon sokmayan güzel abilerin sayısı şimdikinden çoktu.) Televizyon tartışması da daha bir yere bağlanamadan, 90’lı yıllarda, “bizim” televizyonlarımız yayına başladılar.

Devlet televizyonunda haftada bir, Perşembe akşamları, Asaf Demirbaş’ın sunduğu İnanç Dünyası programı olur, onda da “pekmezin faydaları” türünden sıkıcı sohbetler dönerdi. “Bizim” televizyonlar ise Besmele’yle, Kur’an-ı Kerim’le açılıyor, farklı sohbetler, farklı vaazlar sunuluyor; 24 saat helale ve harama riayet edilerek yayın yapılıyordu. Devlet ve özel kanalların tek tip haberler verdiği bir dönemde “bizim” televizyonlar bin bir meşakkate katlanarak gerçek haberler aktarıyorlardı.

Hakkını teslim edelim: Kanal 7 olmasa, 28 Şubat darbesinin tahribatı çok daha ağır olurdu.

“Bizim” televizyonların sayısı çoğalınca, kanallar arası rekabet başladı. Ayrıca reklam pastasından pay almak, bunun için de reytingi artırmak gerekiyordu. Kur’an, ilahi, vaaz yayınlayarak reyting artmıyordu. Tesettürlü-tesettürsüz kadın sunucu, şarkı-türkü, çalgı-çengi derken eğlence programları ekranları kaplayıverdi. Mahremiyet hızla irtifa kaybetti. Sınırlar esnetildi. Helal-Haram dairesinin yarıçapı epeyce ama epeyce uzatıldı.

“Bizim” televizyonlar, toplumu, televizyonculuğu dönüştürmek iddiasıyla ortaya çıkmışlardı; televizyonculuk ve show business “bizim” televizyonları dönüştürdü. Televizyonlarımız dönüşünce, toplum da dönüştü. Değer yargıları, edep, ahlak anlayışı ciddi erozyona uğradı. Taviz tavizi getirdi. Gayri meşrular tek tek “meşrulaşmaya” başladı.

80’lerde, tek kanallı Türkiye’de, Dallas isminde bir Amerikan dizisi her hafta evlere giriyordu. Dizi, ahlak anlayışımızı ve aile yapısını ciddi manada tehdit ediyordu.

O Dallas dizisini bugün “bizim” televizyonlarda yayınlasanız, muhafazakar kalır.

Üstelik Dallas bir “gavur” dizisiydi; belli bir temkinle izleniyordu. Şimdi ise, “bizim” televizyonlar bizi bize anlatır gibi yayın yaptıkları için asgari temkin de ortadan kalktı: Kimse çocukların gözlerini bile kapatmıyor, çocukları ekrandan uzaklaştırma gereği duymuyor, uygunsuz sahnelerde artık kimse kanal bile değiştirmiyor.

Çok izleniyor artık “bizim” televizyonlar… Uçlarda gezinen eğlence programlarıyla, “kayıpları buluyoruz” bahanesiyle aile sırlarını ifşa eden, aile ve kişisel mahremiyeti ayaklar altına alan programlarıyla, tarihi altüst eden dizileriyle, evlilik ve aile yapısını hedef alan şov programlarıyla, yarışmalarıyla, seviyesiz tartışma programlarıyla, her türlü hakaretin, sövgünün, ilkesizliğin, sınırsızlığın boy gösterdiği sözüm ona spor programlarıyla, çıplaklıkla, kötü Türkçe'yle, bize hiç benzemeyen ekran yüzleriyle artık milyonları ekranlara kilitliyor “bizim” televizyonlar...

Israrla “bizim” diyorsam, kuruluşlarındaki o garip gurebanın, fakir fukaranın dualarını ve katkılarını bildiğim için diyorum.

90’larda, televizyonu açıp da, Kabe’den canlı yayınla Kur’an dinlediğimizde, bizim motifleri, bizden yüzleri, bizim meselelerimizi, bizim haberlerimizi gördüğümüzde hangimiz duygulanmadık, hangimizin gözleri yaşarmadı? O günün ceberut devlet anlayışının propaganda makinası televizyonlara alternatifler üretildiğinde hangimiz umutlanmadık?

Güzel örnekleri, istisnaları hariç tutalım. Ancak, genel olarak “bizim” televizyonlara bakınca, bir Ahmet Kaya şarkısı daha gelip yerleşiyor dile: “Göğsüm daralıyor, yüreğim kanıyor… Olmasaydı sonumuz böyle…”

Bir de, Yılmaz Erdoğan’ın o güzel filmi, Vizontele’nin son sahnesini hatırlatıyor manzara: Besmele'yle açtıkları televizyonda oğullarının Kıbrıs’ta şehit düştüğü haberini almışlardı da, Siti Ana, Anadolu kadınının o derin basiretiyle televizyonu toprağa gömmüştü.

Toprağa gömemediğimiz, “İslamîleştiremediğimiz” televizyon, şimdi toplumun edebini, ahlakını, değerlerini, kutsallarını tehdit ediyor.

Oysa her şeyin başı edeptir. Edep olmadıktan sonra reyting zirveye çıksa, o zafer değil, “hiç”tir… (Yeni Şafak)