Çilingirin sabrı

18 Mayıs 2017 Perşembe, 16:20

Yaşıyor ve kimsenin gözüne batmayan izler bırakıyoruz zamanın dayanıklı gövdesinde yapıp ettiklerimizle. Bir adamın sigarasını iki parmağının arasına sıkıştırmasında, bir çocuğun ikide bir burnunu çekişinde, bir ihtiyarın gözünün yaşını silişinde, bir yabancının önümüzden geçip gidişinde kendine özgü bir şeyler var. Hareketler, mimikler, bir insanı diğerlerinden kesin çizgilerle ayıran küçük ayrıntılar... Önemsizmiş gibi görünen ama aslında sadece bir kişiye, o kişiye ait olmakla biricik olan ve bu yüzden çok önemli başkalıklar... İnsanları aynı duygu yoğunluğu içinde bile birbirinden ayırabileceğimiz farklar, farklılıklar... Bir insanın kıvrımları, daralmaları, genişlemeleri, dikkatli gözler için bir harita gibi kendini rahatlıkla ele veren girinti ve çıkıntıları... Bir insanı bir nebze tanıyabilmek; ancak bu belli belirsiz izleri sürmekle, hareketlerine, mimiklerine sinen kendine özgülükleri keşfetmekle, ona ait ayrıntıların dilini öğrenebilmekle mümkün olabilir.

“Bütün kilitleri tek tek açan bir çilingirin sabrına sahip değilsen, insanın bütün kapıları kapalı kalacak sana!” dedi beyaz saçlı adam demli çayından bir yudum almadan önce.

Her insan bir kayıp ülke gibi adeta; aramakla, çok aramakla, o ülkenin sınırlarına ulaşabilme ihtimali olan yolların hepsini tek tek ve bıkıp usanmadan yürümekle ulaşılabilir ancak ona.

“Beni hiç duymuyor gibisin” dedi kadın. “Sesini duyuyorum ama bunu kelimelere dönüştürmem zaman alıyor” dedi adam.

Şöyle eli çeneye koyup düşünmelik bir bölüm var Pink Floyd'un 'Time-Zaman' isimli şarkısında: “Yoruldun eve kapanıp yağmuru seyretmekten ve güneşte mayışmaktan/ Daha gençsin ve yaşam uzun, harcayacak vaktin var bugün/ Ve bir gün bakmışsın ki on yılı bırakmışsın ardında/ Kimse söylemez sana koşacağın yeri, başlama işaretini kaçırmışsın”

Yeşilin bütün tonları, sarıyla mavinin gözleri açıkken gördüğü güzel düşlerden doğdu.

Hiç tereddüt etmeden, “Benim hiçbir hayalim yok” diyebiliyorsan eğer; fazla hayal kurmaktan yorulan birinin son hayalisin demek ki sen!

İlham bir yazarın kapısını çaldığında, bütün noktalama işaretlerine çoktan sefer emri gönderilmiştir bile!

Kafası öyle zonkluyordu ki, sadece zihnindeki kelimeler değil, o kelimelerin anlamları bile titreşiyordu.

Bir de şunu düşünün; doğruluğundan şüphe edilen onurlu bir cetvel ne hisseder?

Ne sen tam olarak sandığın kişisin, ne o tam olarak sandığın kişi... Bildiğinde nafile ısrar etme, kanaatlerine fazla güvenme, yargılarının ucunuysa asla sivriltme! İnsanın hikayesi, bir muammanın içine doğmakla başlar ve öylece devam eder. Hem senin için, hem tanıdığını sandığın diğer insanlar için...

“Herkes âdemim der bilmez demini/ Demine irişmeyen çeker gamını/ Her ne yüzde baksa görür kemini/ Kemlik kendindedir atar yabana” diyor Aşık Noksanî, rahmet olsun.

Her noksanı kendinden bilen, Allah'ın kullarına toz kondurmaya içi elvermeyen insanlar da var.

“Değirmenin heybetine bakıp aldanma” dedi meczup, “onu döndüren şu küçük derenin gayretine bak!” (Yeni Şafak)