Beyazı yutan siyah kareler

19 Mart 2018 Pazartesi, 12:03

İnsanın yalnız hali, ismin yalın hali gibidir” dedi beyaz saçlı adam, “ona her gam ilişir!”

Giderek daha da karmaşık hale geliyor gibi geliyor bize meseleler. Her şey üstüne o kadar çok şey söyleniyor ve her konu hakkında o kadar lüzumsuz tafsilat ortaya atılıyor ki, aslında en başta mesele neydi, bunu çoğu zaman unutup gidiyoruz. Dallarından budaklarından ağacın gövdesini görememek gibi bir şey bu. İnsana ve hayata dair her meselenin yalınlığa ihtiyacı var oysa; eğer aslını, esasını, hakikatini bilmeyi, kavramayı gerçekten istiyorsak eğer... Zihnimize olur olmaz her şeyi tıka basa doldurmakla kendimize iki büyük kötülük yapmış oluyoruz. Bir, bu zihinsel obezlik farkında olmasak da çok yoruyor bizi. Gözümüzü açıp görmemiz gerekenlere bakamayacak kadar bitap, mecalsiz bırakıyor. İki, tıpkı darmadağınık bir odanın içinde aradığımızı bulamadığımız zamanlardaki gibi, bulamıyoruz darmadağınık zihinlerimizde meseleleri düşünmeye başlayacağımız yeri. Dolayısıyla karmaşıklaşıyor her şey giderek bizim için. Çünkü içi ıvır zıvırla doldurulmuş kalabalık zihinlerle bakıyoruz insana ve hayata. Sonuç; giderek kökleşen bir yılgınlık hali! Çözeni adım adım yutmakta olan bir bulmaca düşünün, halimiz neredeyse öyle!

“Böyle kara kara ne düşünüyorsun?” diye merakla sordu sonradan gelen. “Düşüncelerimin içinden nasıl çıkacağımı!” diye cevapladı zaten orada olan.

Madem ki dünya yuvarlak, o halde neden bizim bütün düşüncelerimiz bu kadar köşeli?

Derdin de bir aritmetiği vardır elbet, yeter ki çokluğun dolambacına takılıp kalmaya gönül: “Dert bi hesab iken sıfırda kaldı/ Bin derdi tarh ettik bir ulaştı/ O bir dert cihanı gümana saldı/ Gerçi bir dert amma bine ulaştı” diyor Aşık Dertli. Dertli olanın derdi bin midir, yoksa bir mi, onu düşünmek de bizim üstümüze vazife...

Hayatının muhasebesi için parmaklarının sayısı yetmez olduysa; orada dur, geriye doğru koşmaya başla!

Kimyası o kadar bozuldu ki fikirlerimizin, zihnimiz kalbimize durmadan pıhtı atıyor. Ölmüyoruz o anda belki ama kısmî felçlerle eli ayağı tutmaz oluyor hissiyatımızın.

Bir de şunu düşünün; hasta ayağa kalkamaz olduğunda koltuk değneği ne hisseder?

Elias Canetti’den ince ince düşünülmeyi hak eden bir kaç satır: “Hiç kimse başına gelen ani değersizleşmeyi hiçbir zaman unutmaz, çünkü bu çok acı veren bir deneyimdir. Bu acıyı başka birine yükleyemezse, hayatı boyunca taşır. Bir kitle de kendi değer kaybını asla unutmaz. Bu değer kaybından sonra ortaya çıkan doğal eğilim kendisinden bile değersiz, kendisini küçümsediği gibi küçümseyebileceği bir şey bulmaktır. Eski bir hor görmeyi devralıp onu aynı seviyede korumak yetmez. Burada istenen dinamik bir aşağılama sürecidir”

Acılarını yaşa elbet, öğren insan olmayı acılarından. Ama esiri olma acılarının, içinde çürüyüp gitme!

Başkalarının bulmacalarını çözmek yerine, kendi bilmecesini bilmeye çalışan insanlar da var.

“Sofran ne kadar büyükse” dedi meczup, “açlığın hep ondan daha büyük!” (Yeni Şafak)