Tekfircilik üzerine

18 Haziran 2017 Pazar, 20:22

Son zamanlarda İslam dünyasının gündemini işgal eden, Müslümanları tekfir etme hastalığının kökleri, daha İslam'ın ilk yıllarına dayanır. Büyük günahları işleyenin Müslüman olmadığı düşüncesinde olmak yeryüzüne canavarlaşmış İslam kisveli şahsiyetlerin doğuşuna zemin hazırlamıştır.

Ben bu yazımda sonuçlardan ziyade, bu işin tarihsel geçmişine bakmak istiyorum. Biraz önce de belirttiğim üzere daha İslam'ın ilk yıllarında bu tür düşünceler mevcuttu. Konu ile ilgili tavsiye edeceğim, altın değerinde, Toshıhıko Izutsu'nun “İslam Düşüncesinde İman Kavramı” adlı eserinde çok çarpıcı örnekler mevcuttur. Zaten aşağıda vereceğim dehşet örneklerden bir bölümünü bu kitaptan alıntılayacağım. Eminim ki bu örnekleri okuduğunuzda, tekfirciliğin nasıl kanser türü bir hastalık olduğunu ve yakaladığı kişiyi manevi olarak nasıl ölüme götürdüğünü göreceksiniz.

İslam tarihi boyunca siyasi düşünce ve tavırların, bir süre sonra akidevi bir hal aldığına birçok konuda şahitlik etmekteyiz. Tarihte “Büyük Fitne” denilen Hz. Osman (ra)'ın şehadetinden sonra Hz. Ali (ra)'ın halife olması, İslam ümmetini fiili olarak üçe bölmüş durumdaydı. Bunlardan ilki olan Ali Şiası; Hz. Ali'nin taraftarlığını yapıp, onun halifeliğe layık olduğunu savunanlardır. Bilindiği üzere o zaman siyasi bir tavır olarak ortaya çıkan grup, bu gün akidevi olarak mezhepsel bir üst yapıdır.

İkince grup; Ümeyyeoğullarının etrafında toplanan ve Hz. Osman (ra)'ın kanının alınması gerektiğini siyasi olarak hedefe koyan, neticede ise Muaviye'nin halife olmasının gerektiğine inanan gruptu ki, Hz. Ali (ra)'ın hilafetine karşı geldiklerinden, meşru halifeye isyan eden grup olarak da tanınmışlardır.

Üçüncü grup ise “Ne o, ne bu” şeklinde özetleyebileceğimiz, aslında bir halifeye gerek olmadığı, Kur'an'ın kendilerine yettiği, bunun dışındaki düşüncelerin Kur'an'ın yetersizliği anlamını taşıyacağından, aslında İslam dairesi dışına çıkmak olduğunu söyleyenlerdi ki, İslam tarihinde bunlara Hariciler dendi.

Hz. Ali ile Muaviye arasındaki ihtilafta, ilk etapta Hz. Ali (ra)'ın yanında saf tutan Hariciler, Hakem olayından sonra üçüncü bir grup olarak, tarihimizdeki aşırı ve tekfirci prototipler oldular. Onlara göre Hz. Ali (ra), Hakemlere başvurmakla kâfir oldu. Çünkü Kur'an'ın hakemliği yetiyordu. Hz. Ali her ne kadar; bu Kur'an indirilmiş ayetlerdir, kalkıp bizimle konuşmaz, birilerinin Kur'an'ın hükümlerini uygulaması lazım, bu uygulayıcıların hakemler olduğu şeklinde özetlenip, yorumlanabilecek sözler saffettiyse de, bu durum Hariciler için kâfir bir kişi ile görüşmekten öte bir şey değildi.

Ciddi olarak düşünüldüğünde, karşılaştığımız vahametin ne kadar büyük olduğu anlaşılacaktır. Yani o zamanki tekfircilere göre; Resulullah (sav)'ın yanında çocukluğunu geçiren, ilk Müslümanlardan olan, bütün ömrünü savaş meydanlarında Allah'ın rızasını kazanma için tüketen, nice savaşların kazanılmasında etkin rol oynayan, “Ben ilmin şehri isem, Ali onun kapısıdır” şeklinde Hz. Peygamber (sav)'in övgüsüne mazhar olan bu zat kâfir bir kişiydi.

Ne cesaret ama?

Bu şekilde insanları tekfir eden güruh, Kur'an'ın emirlerini referans göstererek, bu kez kâfir ilan ettiklerini öldürmeye başladılar. Bu anlamda İslam Tarihi kaynaklarında anlatılan ve Haricilerin masum Müslümanların kanını nasıl heder ettikleri hususunda sembolleşen olay, Abdullah b. Habbab ve ailesinin Haricilerce katledilmesidir. Konunun vahametine geçmeden, Abdullah b. Habbab'ın meşhur sahabe Habbab b. Eret (ra)'ın oğlu olduğunu da zikredelim. 

Haricilerden bazı kişiler bir yolculuk esnasında Abdullah b. Habbab b. Eret ve ailesiyle karşılaşırlar. Yanındaki ailesi (eş veya cariye) hamiledir ve doğumu da yaklaşmıştır. Abdullah'ın boynunda bir Kur'an asılıdır.

Abdullah'a bazı sorular soran Hariciler, ona güven telkin ederler. Bu nedenle Abdullah açık açık içinden geçenleri söyler. Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Ömer' (ra)'ı hayırla yâd eden Abdullah b. Habbab'a esas can alıcı soruyu sorarlar. Soru Hz. Osman (ra) ile Hz. Ali (ra)'ı nasıl değerlendirdiği idi. Abdullah onları da hayırla yâd edince, bu durum onların canını sıkar. “Sen hevâya uyuyor ve kişileri işleri ile değil, adları ile tanıyorsun. Allah'a yemin ederiz ki, seni görülmedik bir şekilde öldüreceğiz.” derler.

Abdullah'ı hamile olan eşi ile birlikte alıp, kollarını arkasına bağlarlar. Abdullah, onlara; “Ben Müslümanım, öldürülmemi gerektirecek bir harekette bulunmadım. Ayrıca size ilk rastladığımda bana emniyette olduğumu söylediniz” diye kendilerini engellemeye çalışır. Ancak onlar; “Senin boynunda asılı olan Kur'an, bize senin öldürülmeni emrediyor” diye cevap verirler. Sonra bu masumu yere yatırıp keserler. Hanımını da, feryat, figan ve hamile olduğuna aldırış etmeden katlederler. Ayrıca bu kafilede bulunan diğer dört kadını da keserler.

Bu olayı her okuduğumda, tarihsel sürecin aslında günümüzde de yaşandığını, bu şekilde Kur'an referanslı katliam yapanların var olduğunu, maalesef bu şahısların İslam kisveli olduğunu ve Müslümanlar dışında tüm kesimlerin haklarına riayet ettiklerini, yukarıdaki katliamı yapanların sahibinden izinsiz bir hurmayı dahi yemeyecek kadar takvalı olduklarını, yolda yakaladıkları iki kişiden Müslüman olanı katlettikleri halde Hristiyan'ı ehli kitap diye koruduklarını, bir domuzu öldürmek üzere hazırlanan Haricinin, “Bu domuz Hristiyan birine aittir”  uyarısından sonra onu öldürmekten vaz geçtiğini acı acı okumaktayız.

 Şimdi gelelim Izutsu'nun konu ile ilgili Hariciler ve sonraki tekfircilerin vardıkları akıl almaz sonuçlara: İlk Hariciler olan Muhakkimlere göre Hz. Ali, Allah'ın hükmünü bırakıp, insan hükmüne tabi olduğu için kâfirdi. Buna yukarıda da değinmiştik. Ezrakîler ise işi biraz daha öteye götürüp; görüşlerini paylaşmayan Müslümanların müşrik, bunların kadın ve çocuklarının dahi müşrik olduğunu ve dolayısıyla bu kişilerin Şer'an öldürülüp, mallarının yağma edilebileceği görüşündeydiler.

Yine Ezrakîlere göre karşılarına çıkan ve kendi cephelerine dâhil olmayanlara itikadını sormak gerektiği, Müslümanım diyenleri öldürmek ama Yahudi, Hıristiyan ve hatta Mecusiyim diyene dokunmanın haram olduğu fikrindeydiler.

Tabi bu şekilde tekfir kapısı açıldığında konunun nereye varacağını kestirmek güçtür. İşte size Cehmîler'in kestirilmesi güç olan neticelere vardıklarına dair iki örnek.

“Allah'ın zatını kendisine göstermesini istediği zaman ki bu asla mümkün olmayan bir şey idi, Musa kâfir olmuştur. Cehmîlere göre son istek çok saçma idi, çünkü Allah'ı kimse göremezdi, hatta ahirette bile. İsa da Allah'a “Ben senin nefsinde olanı bilmem, Sen ise benim nefsimde olanı bilirsin (Maide:116) dediğinde kâfir oldu. Çünkü Allah'ın nefs sahibi olduğunu düşünmek küfürdür.”

Allah'ın selamı o pak nebilerin üzerine olsun ki, Hz. Musa ve Hz. İsa'ya haşa kâfirdir demek, herhalde kanser ötesi bir hastalık ile karşı karşıya kaldığımızın bariz bir göstergesidir. Ya da aynısını raşit halifeler olarak adlandırdığımız, Hz. Osman ve Hz. Ali (Allah'ın selamı onların da üzerine olsun) için düşündüğümüz zaman, sonucun yine kanser düzeyinde bir hastalık olduğuna müşahede etmekteyiz.

Her hâlükârda kanser tedavi edilmesi zor, hatta imkânsız ölümcül bir hastalıktır.  (Doğruhaber)