Şehir mi köy mü?

14 Mayıs 2017 Pazar, 00:20

İslam'ın ilk dönemlerinde Şehirli olmak Medine'li olmak demekti. Şehirde yaşamak teşvik edilirdi. Zira ilim, irfan, görgü hepsi şehirlerde üretilen entelektüel faaliyetlerdi. Ayrıca cemaat yani topluluk halinde yaşamak bereket demekti, güven demekti, dayanışma demekti. Bâdiyede, yani şehirden uzakta, çöllerde, mezralarda yaşamak ise teşvik edilmezdi. Bâdiyeli insanın kabalığı, görgüsüzlüğü hep tenkid edilirdi. Maneviyat algısı manasında da Bâdiyeli olanların daha zayıf, daha kaba, daha irfan ve iz'an noksanı oldukları vurgulanırdı.

Gel zaman git zaman Medine'den yani Şehir'den başlayan bu dini, ilmi, fikri nüve diğer şehirleri de kendisine eklemleyerek bir Medeniyet hareketine dönüştü. Bağdat, Şam, Kahire, Kayrevan, Fez, İsfahan, Şiraz, Semerkant, Buhara, Konya, Kayseri, Bursa, İstanbul v.b. gibi şehirler bu medeniyetin oluşturduğu ilim, irfan ve sanat merkezleri haline geldiler. Adeta birer müze şehirler oldular. Mekanların şerefi orada yaşayan insanlardan gelir görüşünce bu şehirlerde çok güzel insanlar, kamil insanlar, medeni insanlar, güngörmüş insanlar yaşadılar. Bu insanların nefesi şehirleri de ihya etti.

Ne var ki yakın zamanlara kadar devam eden bu müspet manadaki şehirleşme yönelimleri son 50-60 senedir bütün dünyada izlenen yanlış politikalar neticesinde artık şehirleri azman birer taş, asfalt, beton kütleleri haline dönüştürünce temayül tamamen tersi istikamette gelişmeye başlamıştır. Artık büyük şehirler artan egzoz dumanı, araç trafiği ve suç oranları ile yaşanılır olmaktan uzaklaşmıştır. Böylesi bir sosyal ortamdaki insanların psikolojileri de kendine göre olmakta, yardımsever, nazik, beyefendi, hanımefendi tipi yerini daha evvel Bâdiyeli örneğinde gördüğümüz kaba saba ve haydut insan tipine bırakmaya başlamıştır.

Platon'a göre, bir şehirde olması gereken ideal vatandaş sayısı 5040'dır. Bu rakam da ilginç değil mi? Bu sayı 1'den 12'ye kadar, 11 hariç her sayıya bölünebilir. Yani karekök alınarak karşılıklı etkileşim hedeflenmiştir bu sayede. Daha sonra Aristo der ki bir şehrin nüfusunun sayısı bu rakamı aştığı zaman derhal başka şehir kurulmalı, mevcut şehre daha fazla insan alınmamalıdır. Yani bu ölçek bugün ancak belki küçük bir köy ölçeğidir. Biz bunu bugün güncelleyelim ve hadi rakamı üç katına çıkaralım ve adına Kasaba diyelim. Yani ideal yaşam ölçeği ancak bir Kasaba ölçeği olmaktadır.

Artık bütün dünyada azmanlaşmış ve bir o kadar da gayr-ı insanileşmiş şehirlerden kaçışlar başladı. Belki önceleri bu sadece hali vakti yerinde olanların bir ütopik köy özlemleri şeklinde algılanabilecek bir fantezi iken şimdilerde artık yaygın bir temayül halini aldı. Beraberinde eko-köy projeleri, yavaşlatılmış şehir projeleri peşi sıra ortaya çıkmaya başladı. Lütfen bunu tatil köyü kavramı ile karıştırmayalım.

Tamamen doğal yollarla beslenilen, hatta herkesin kendi ihtiyacı olan sebze ve meyveleri bizzat kendisinin yetiştirdiği havası suyu temiz yerlere doğru olan yönelim insanın içinde var olan o maneviyat özleminin bir dışavurumudur. Buralarda insanların daha sakin, daha huzurlu yaşamaları aynı zamanda maneviyat üzerinde yoğunlaşabilmelerine de imkan tanımaktadır. Burada uykularım hafifledi, ibadetlerim daha derinlikli olmaya başladı diyen pek çok insanla karşılaşırsınız. Özellikle hayatlarının son yarısına giren emeklilerin rağbet ettiği böylesi yörelerde köy kahvesinde bu sözleri çok işitirsiniz. Bu yönelim ileride böylesi lokasyona sahip bölgelerimizi daha cazip hale getirecektir. Şimdiden alınacak tedbirlerle oraları koruma altına almamız lazım. Güzelim İstanbul'u mahvettiğimiz gibi oraları da mahvetmeyelim. Tıpkı İsviçre'de, İngiltere'de olduğu gibi buralara yüksek katlı binaların yapılmasına izin vermeyelim. Bitişik nizama izin vermeyelim. En küçük ölçek yarım dönüm veyahut bir dönüm olmalı ki bahçeli evler yapılabilsin. Ben bir İstanbul çocuğuyum. Suriçinde, nefs-i İstanbul'da yani Fatih'te doğdum büyüdüm. Çocukluğumuz ağaç tepelerinde, bostanlarda oynayarak geçti. Vatan caddesindeki bostanlarda inek besleyen bir amcadan gider süt alırdık. Evlerin hepsi bahçeli idi. Daha büyüklerin anlattıklarına göre Vatan Caddesi'nden Bayrampaşa deresi akarmış. Yenikapı'dan denize dökülürmüş. Biz ona yetişemedik. Yani demek istiyorum ki Platon ölçeği ile biz bir köyde yaşadık. Her ne kadar şehirde doğduksa da bu manada biz de bir köy çocuğu idik. Ama şimdi Fatih'te doğup büyüyen bir çocuk maalesef bu imkanlara sahip değil.

Anadolumuzun bu manada henüz bozulmamış çok güzel yerleşim yerleri var. Oraların mahalli yöneticileri lütfen dünyayı gezip görsünler. Nasıl muhafaza edildiklerini görüp aynısını tatbik etsinler. Yabancı turistler böyle korunmuş otantik yöreleri keşfetmeyi severler. Yoksa senin yeşil bir vadide dikmiş olduğun beş katlı betonarme binanı görmeye hiç de heveslenmezler. Geç olmadan bu tedbirleri yöneticilerimiz almalı.

Benim gönlümde yatan ütopya ise güzel bir lokasyonda manevi prensipler doğrultusunda kurulacak bir Sufi Şehir projesidir. Hani “Bir şehre vardım, Gül alırlar, Gül satarlar, Gülden terazi tutarlar“ kabilinden. Merkezinde bir ibadet mekanının yer aldığı ve halka halka evlerin öbeklendiği bir Medinetü'l-Fâzıla. Bütün proje detayları kafamda hazır. Aslında zihnimdeki o şehirde yaşıyorum. Bir gün batından zâhire çıkar mı? Müsebbibü'l-esbâb ne isterse o olur. Hepinizi Campenalla'nın Güneş Ülkesi'ne beklerim.. Bugün nedense böyle ütopik bir yazı yazmak istedi gönlüm. İçimdeki köyümü özlediğim için belki. Belki de reelpolitik aşırı bunalttığı için midir bilmem. Kimbilir belki de? Sağlıcakla..

(Yeni Şafak)