15 Temmuz analizlerine devam

16 Temmuz 2017 Pazar, 12:37

15 Temmuz 2016 tarihinde ülkemizin maruz kaldığı meş’um darbe teşebbüsünün üzerinden tam bir yıl geçti. Bu bir yıl boyunca siyasi ve bürokratik mekanizma bu olayla ilgili kendileri açısından mühimsedikleri bazı açıklamalar yaptılar, idari tedbirler aldılar ve bazı etkinlikler yapılmasını planladılar. Bunların yanısıra bir yıl boyunca pek çoğu “stratejist” sıfatlı uzmanların veyahut gazetecilerin analizlerini dinledik, okuduk.  Yine bazı aydınlar ve ilim adamlarının konunun analizini yapmaya çalışan yorumlarına şahit olduk. Her bir yorum aslında o yorumu yapan kişinin zaviyesi, uzmanlık alanı ve o alandaki yetkinliği ile doğru orantılı olarak içerisinde bazı hakikatler barındırmaktaydı.
27 Mayıs ve 12 Eylül benzer hadiseleri üzerinde yıllar geçmesine rağmen hala pek çok analizler yapılmaktadır. Anlaşılan o ki her ne kadar başarısız bir örnek (Çok şükür) olsa da 15 Temmuz da yıllarca yorumlanmaya devam edeceğe benziyor. Tabii ki burada sistemin açıkları ve hataları da test edilmiş oldu. Ümidimiz odur ki bütün bu saldırılar sekte vurmak yerine ülkemizi daha da güçlendirsin, birliğini, beraberliğini, huzurunu, refahını daha da arttırsın. Bu süreçlerden dersler alınarak evrensel değerleri yakalayan ve standartları oturmuş güçlü bir Türkiye olalım.

Bu bağlamda bendeniz de kendi zaviyemden olayın analizini yapmaya çalışan birkaç yazı yazdım, sorulan sorulara cevaplar verdim. Kendimce meselenin mühimsediğim yönlerine daha bir vurgu yapan bir yaklaşımla hareket ettim. “Pensilvanya Mezhebine Karşı Anadolu İrfanı”, “Bir Kült Hareketi Olarak Pensilvanilik”, “Fetönün Mistik Hezeyanları” isimli yazılarda bu hareketi ortaya çıkaran sebepleri, hareketin liderinin karakteristik özelliklerini ve eklemlendiği uluslararası güçleri analiz etmeye çalıştım. Şimdi o yazılara tekrar baktığımda tespit ve teşhislerin hala geçerli olduğunu görerek yıldönümünde okumayanlara tavsiye ederim.

Bu yazılarda ortak ana fikir şu idi. Sufi perspektif, zaviye bize her şeyin göründüğü gibi olmadığını öğretir. Ve tezâhürde olanın ise merhale merhale oluştuğunu söyler. Yani her olanın oluşum evreleri vardır. Bu oluşumun bazı iç dinamikleri olduğu gibi o oluşumu etkileyen bazı dış dinamikler de bulunmaktadır. Netice bunların toplamıdır. Siz bu oluşum âleminde, bu dünyada olan biteni doğru kavramak isterseniz bütün bu dinamikleri ve süreçleri bilmeniz gerekir.

Olayın hazırlık aşamasında, yani tarihsel, toplumsal ve siyasal sebeplerin başında yeni Türkiye’nin kurucu ideolojisinde yer alan Laiklik ve Milliyetçilik prensiplerinin olması gereken makul ölçülerini aşarak veyahut aştırılarak toplumsal birliği zedeleyici ve bozgunluk yaratıcı faktörlere dönüşmeleri yattığı kanaatindeyim. Ülkemizin senelerdir boğuştuğu en temel iki sorunun kaynağı bunlar olmuştur. Uluslararası sahada milli çıkarları öne almak, dış düşmanlara karşı vatanı müdafaa etmek, devletin bekası için yekvücud bir duruş sergilemek olan mutedil milliyetçilik ve yurtseverlik anlayışının vatanı oluşturan diğer unsurları dışlayan, küçümseyen bir ırkçılık haline dönüştürülmesi sorunun bir ayağıdır. Üstelik bir de buna “Kutsal” bir ruh üflemeye çalışırsanız daha vahim sonuçların doğmasını sağlarsınız. Eski rejimin kutsal anlayışı metafizik ve dini içerikli iken buna karşı devrim gerçekleştiren yeni rejim burada oluşan boşluğa dönemin modası olan Irkı yerleştirmeye çalıştı. Bu da maalesef birleştirici değil bilakis ülkeyi parçalayıcı bir ideoloji oldu. Bu kavramın normal sınırlarına çekilmesi üç hilalli bayrağı ile nizâm-ı âlem sevdalısı Osmanlı Türkünün vatanseverlik anlayışındaki halidir. Bugün yüklenen anlam gelenekte olan anlam değil Moiz Kohen’lerin yüklediği kökü yabancı bir anlamdır. Anadolu’da değişikliğe uğratılan bu anlamın asli ve bozulmamış hali bir nebze Balkan’larda yaşamaktadır. Balkan’larda Türküm demek ne demek ise Osmanlı’nın zihninde var olan o idi. 

İkinci temel sorun ise din ve devlet işlerinin karşılıklı görev alanlarını bir terzi titizliği ile belirleyen ve buradan bir çatışma değil bir sinerji yaratan makul sekülerlik anlayışı yerine dinle savaşma ve onu her alanda yenme hedefine dayalı bir militan laiklik anlayışının yarattığı mağdur, mazlum dindarlar kitlesidir. Bazı Türk Sanat ve Türk Halk Müziği güftelerinde sırf Allah kelimesi geçiyor diye TRT’de icra edilmesinin yasaklanması verebileceğimiz sadece bir örnektir. Yüzlerce örnek vermek mümkün.

Fazla söze gerek yok netice olarak bu iki yanlış tutumdan birisi ülkemizin Türk ırkı kökenli olmayan vatandaşlarını başka aidiyetler arama duygularına sevkederken dindarlarını da reddedildikleri kurumlara sızma, ele geçirme duyguları geliştirmeye sevketti. Merhaleler ilerledikçe bunlar da ölçüleri kaçırarak ilki bölücü teröre diğeri de devlete darbe ile hakim olma pozisyonlarına dönüştü. Bu açıdan Türkiye’de Kürt milliyetçiliğinin ve Siyasal İslamcılığın yükselişleri var oluşlarını Kemalizm'in bu hatalarına borçludurlar. O zaman kaçmak yok, eğer her iki konuda da vatanımızda bir normalleşme bekliyor ve de özlüyor isek öncelikle Kemalistlerin bu iki konuda yobazlıklarını bırakıp evrensel standartlara gelmeleri gerekiyor. Düşmanlarını beslediklerini farketmeliler.

Kalkış noktası olarak burasını gördüğüm sorunun ikinci merhalesinde söz konusu yapının ve liderinin kendi özgün karakteristiklerini iyi incelemek gerekiyor. Psikopatalojik bir halet-i ruhiyyenin oluşturduğu yalancı karizma ile saf kitlelerin tatmin arayan dini, ulvi duygularını kendi siyasi-teolojik emelleri uğruna harcayan bir kişilikle karşı karşıyayız. Kendince kutsal hedefine varmak için her yolu deneyen, omurgasız, bukalemun, kaypak bir oluşum ortaya çıkaran bu liderin ihtirasları bu ülke üzerinde kadim ve varoluşsal düşmanlıkları olan yabancı güçler (küffar) ile beraber hareket etme deliliğine ve ihanetine kadar vardırmıştır.

İlk merhalede Kemalistlerin üzerine düşen bazı tecdid-i nazar beklentilerimi sıraladım. Fakat ikinci merhalede aynı beklentim bu sefer Dindarlardan. Onlar da Gelenek’lerinde olmayan, ne idüğü belirsiz, bazı kişi ve akımlara kapılmamalılar. Destek olmamalılar. Bu manada ben, hala “Sen bizim böyle bir şey yaptığımıza inanıyor musun?” diye soran cemaat sempatizanlarına Allah’tan acil şifalar niyaz ediyorum.

Üçüncü merhale ise meselenin kendi özelinden çıkarak artık uluslararası süper güçlerin hem Türkiye’ye ve hem de bölgeye şekil vermek niyetiyle kullanmak üzere aradıkları kişi ve yapıları gönüllü veyahut maaşlı olarak bunlarda bulmaları konusudur. Yabancı istihbarat unsurları devletin mahrem yerlerine ancak uzun çabalar sonucu bir veyahut iki kişi yerleştirebilir veyahut satın almaya çalışabilirlerken, bu yöntemle, yani içten unsurları bir Truva atı misali kullanma durumunda çok daha kolay ve de tesirli sonuçlar elde ederler. Olan da budur.

Son merhale ise bu sorunun telafi ve tedavi süreçlerinin ne kadar sağlıklı işletildiği konusudur.

Allah bir daha bu millete böyle bir bela vermesin.

(Yeni Şafak)