Ekim 1917 Devrimi’nin 100. yılında Rusya’da olmak

22 Ekim 2017 Pazar, 16:32

Geçtiğimiz hafta boyunca IPU toplantılarına katılmak üzere Rusya’nın ikinci büyük şehri St. Petersburg’ta idim. Devrimden sonra ismi “Leningrad” olarak değiştirilen ama artık eski ismine rücu eden bu şehre daha evvel de defalarca gelmiştim. UNESCO tarafından tarihi miras listesine alınmış tam bir müze şehir. Pek çok şâire ve yazara ilham kaynağı olmuş bu şehrin her yerinde müzeler, galeriler, tiyatrolar, konser salonları var. Adeta içinde yaşayan insanı eğiterek zevk-i selim sahibi kılmak üzere planlanmış. Güzel sanat eserlerine bakmak insanın içinde var olan yüksek duyguların açığa çıkmasına vesile oluyor. Her biri ayrı mimar tarafından planlanmış muhteşem binalar adeta insanın içindeki kraliyet yıldızını tahrik ediyor..

Çok değil daha 17. Yüzyıl'da tenha bir bataklık iken nasıl 18. Yüzyıl Avrupa mimarisinin şaheseri bir şehir haline getirilmiş olduğunu anlatmak yetmez, görmek, sokaklarında yürümek lazım.

200’den fazla müze içerisinde en meşhuru ve en büyüğü “Hermitage Müzesi” aslında imparatorun yazlık sarayı olarak yapılmış. Planını da bizzat imparator, yani I. Pedro çizmiş. Bizim ona “Deli Pedro” dememiz ile Rusların ona “Büyük Pedro” demesi arasında bence bir tenakuz yok. Her “büyük insan” biraz “deli”dir zira.

Derler ki şimdi müze olan bu saraydaki her bir sanat eserinin başında 10 saniye durulsa tamamının incelenmesi ancak 10 yılda biter. Şehrin aristokrasisinin uzun yıllarda oluşturmuş olduğu bir muhteşem koleksiyon.

Bu şehrin zahiri ile batını arasındaki bağlantıyı bulup çıkarmak istiyorum. Bunu araştırırken böyle bir imparatorun tarikat bağlantısı olmaması mümkün değil diyorum ve Jacob Bruce adlı İskoç asıllı Templar tarikatı üstadını kendisine başdanışman yapmasının tesadüf olmadığını öğreniyorum. Pek çok binada ve eserde ezoterik semboller görüyorum. Yıllar sonra Gurdjief, Ouspensky, Bardayev v.b. gibi pek çok ezoterist bu şehirde yaşadılar. Bazı devrimcileri dahi etkileyen bu ezoterik anlayış bilinmeden Rus tefekkürü anlaşılamaz diyorum.

Müzeler arasında ilginç gördüğüm diğer birkaç müzenin de isimlerini vermek istiyorum: “Dinler Tarihi Müzesi”, “Rusya Etnografya Müzesi”, “Rusya Siyasi Tarihi Müzesi”, “Rus Edebiyatı Müzesi”, “St. Petersburg Şehir Tarihi Müzesi”, “Kahve Müzesi”, “Ekmek Müzesi”, “Telefon Tarihi Müzesi” vs.

Bu ay itibari ile her bir müzede devam eden yaklaşık 40 küsur sergi ve konferans saydım. Daha evvel görmediğim Etnografya Müzesi’ne bu sefer gittim. Sovyetler Birliği’ni meydana getiren halkların etnik ve kültürel çeşitlikleri sergileniyor. Baltık, Kazak, Kırgız, Özbek, Karakalpak, Azeri, Gürcü ve Ermeni ev hayatı ve giysilerinden otantik örnekler var.

Daha sonra Staraganof Sarayı'nda metafizik sinemanın ünlü Rus yönetmeni Andrey Tarkovsky’nin doğumunun 85. yılı sergisine gittim. 55 yaşında 1986 yılının son günü vefat eden bu zatı ehli bilir. Dine ve metafiziğe başkaldırı olarak planlanan bir devrimin 100. yılının hem de aynı ayında Tarkovsky Sergisi açmak bana çok manidar geldi.

Ben de zaten şehirde özellikle “bu ay” bazı şeyleri gözlemlemek için dolaştım. “Bu ay” diyorum zira kimilerine göre çok mübarek (?) bir aydayız. Tesirleri itibariyle yüzyılın en büyük devrimi sayılan Ekim 1917 Komünist Devrimi’nin tamı tamına 100. yılı. Normalde bu tür fırsatları değerlendirmek isteyen rejimler büyük kutlamalar yaparlar. Oysa şunu gördüm ki yüksek kültür sahibi Rus halkı bu noktaya çok takılmamış, alınacak dersleri almış ve meseleyi tarihteki yerine koymuş. Bolşevik devriminin tezlerinden sadece “eşit ve adil gelir dağılımı” ile “emeğin hakkının doğru karşılığının verilmesi” halk tarafından kabul görmüş. Bununla beraber diğer pek çok tezi ise yanlışlanmış. Hasılı sırf bu iki yöne yaptığı katkılar takdir edilerek devrim halk tarafından rafa kaldırılmıştır.

Bilindiği üzere I. Dünya Harbi'nde büyük maddi ve manevi yaralar alan Rusya’nın son iki Çar’ının başarısız ve basiretsiz yönetimi de buna eklenince halk Şubat 1917’de bu yönetime karşı ayaklandı. Başlangıçta spontane gelişen, lidersiz ve tamamen “iyi yaşam koşulları” isteyen bir hareket iken 8-9 ay sonra esasında çok fazla halk desteği olmayan bir radikal sol hareketin lideri olan Lenin’in bir darbe yaparak hareketi ele geçirmesiyle olayın çehresi bambaşka bir hal aldı. Neticede masum isteklerle başlayan hareket din, maneviyat ve metafizik karşıtı bir eksene götürüldü. Oysaki halkın derdi bu değildi, başka şeydi. 

Bu arada bir hakkı teslim etmeliyim ki devrimciler burjuva sanatı dedikleri bu şehrin estetiğini çok fazla tahrip etmemişler. Hemen hemen her yerde görülen imparatorluk armaları dahi kazınmamış, sökülüp atılmamış. Çarların heykelleri yıkılmamış. Şu açıkça anlaşılıyor ki devrimciler daha çok kiliselere ve dini müesseselere saldırmışlar. Ama kilise alfabesi denilip Kiril alfabesine de saldırabilirlerdi, bunu yapmamışlar. Yüzyıllardır burada her şey Kiril alfabesiyle yazılmaya devam ediyor.

Tam bu noktada Cemil Meriç üstadın şu sözleri hatırıma geliyor: “Tarih gömülmez. Binalarıyla, sokaklarıyla, müzeleriyle, mezarlarıyla yok edilmesi imkansız bir şahittir.. Sıra dile geldi.. Yeni harfler zaten geleneğin, “İrfan geleneğinin” sırtına indirilen bir baltaydı. Silinmesi gereken bir vesikaydı tarih… Osmanlı ordusu, Osmanlı teşkilatı, Osmanlı mimarisi yok edilemezdi, ama nesillerin birbiriyle “devamlılığı” bozulabilirdi. Harf inkılabı 600 yılı rafa kaldırdı. Ve tarihsiz bir memleket ibda etti. Kuzey komşumuzun da işine geliyordu bu. Tarihinden kopan bir ülke her maceraya sürüklenebilirdi’ (Jurnal I, 301).

Komünist sürecin daha sonraki lideri Stalin 9 Mart 1953’te ölünce Lenin’in yanına gömüldü. Fakat ilginç bir şey oldu. 1961 yılında Parti üyesi bayan D. A. Lazurkina 22. Kongre'de ayağa kalkarak “Arkadaşlar ulu önder Lenin rüyama girdi ve artık bu adamı, Stalin’i yanımda istemiyorum dedi. İsteğini yerine getirmeliyiz” deyince Stalin oradan alınarak Kremlin duvarına yakın bir yere nakledildi. Türkiye’deki materyalistlere ve ilahiyatçılara duyurulur.

Bir otobüs durağında bir konser afişi gözüme çarpıyor. Yine bu ayda, rapçi Oxymiron’un bir stat konseri. Konserin adı: IMPERIUM. İlginç değil mi, hem de bu ayda? Dahası, afişte sanatçının yan profilden ama boynundaki bir sembol üzerinde netleşen bir resmi kullanılmış. Döğme olarak gotik karakterli rakamlarla 1703 tarihini boynuna yazdırmış. Sizce nedir? Söyleyeyim: Rus İmparatorluğu'nun ve St. Petersburg şehrinin resmi kuruluş yılı. Yani “Zulüm 1703’de başladı” (?) falan dememiş buranın gençleri.

Derin düşünceler içerisinde St. Petersburg sokaklarında dolaşmaya devam ediyorum. Gazetede bir haber dikkatimi çekiyor: Duma milletvekili Vladimir Sisyoyev kilise nikahının devlet tarafından tanınmasına imkan veren bir kanun değişikliği teklifi hazırladığını söylüyor. “Gençler böyle istiyor” diyor. Fakat daha da ilginci, “Geleneksel nikaha dönüş teklifinin bu yıl yasalaşmasının Ekim Devrimi’nin 100. yıldönümüne denk gelmesinin çok mühim sembolik anlamı da olacak” diye de ilave ediyor.

St. Petersburg Üniversitesi’nde dolaşırken Teoloji ve Dini Araştırmalar Fakültesi’nin bir müddet evvel “Teori ve Pratikte Mistik ve Ezoterik Hareketler” diye uluslararası bir toplantı düzenlemiş olduğunu görüyorum. Bu da tarikat olayını bir türlü anlayamamış bizim ilahiyatçılara gitsin..

Hasılı geleneksel değerlere yeniden dönüş çok daha görülür bir halde. Ekim Komünist Devrimi artık bir tarih objesi. Putin ve danışmanı Dugin adım adım yeniden “Büyük Rusya İmparatorluğu” geleneğini ihya ediyorlar. Başlarında “Din Adamları”nın bulunduğu (din görevlisi değil !) Rus Ortodoks Kilisesi halkın taleplerine yetişemiyor.

Bu maneviyatın kendisi ile savaşılamaz ve de yenilemez olduğunun bir kere daha ispatıdır. Devrimlere takılıp kalmamış yeni Rusya ilerisi için ümit veriyor.

(Yeni Şafak)