Keseri Taşa Vuruyoruz

29 Ocak 2013 Salı, 22:58

Küçük bir şehre yeni bir marangoz gelmiş.

Tezgâhı tahtadan değil mermerdenmiş.

Bütün marangozlar “hayırlı olsun” demek için geldiklerinde mermer tezgâhta marangozluk olmayacağını söylemişler ama o aldırmamış.

İşine başlamış, keserle balta sapını düzeltirken sapın en alt tarafına geldiğinde ucunu da düzeltirmiş ama yarım milimle mermere keseri dokundurmazmış.

Marangozlar, “Bu mümkün değil” demişler ama gözleriyle görünce inanmak zorunda kalmış ve ihtiyar marangoza durumu aktarmışlar.

İhtiyar marangoz, “Ben onun keserini taşa vurdururum” demiş ve yeni marangozun evine yemeklik malzemeler göndermiş, marangozun hanımına, “Sizin beyiniz gönderdi, akşam eve misafir gelecekmiş, yemek hazırlamanızı istedi” demiş ve ayrılmış.

Kadın hemen küçük çocuğunu dükkâna gönderir ve gelecek misafirin kim olduğunu sorar kocasına.

Kocası da misafir gelmeyeceğini, yemeklik malzemelerini de kendisinin göndermediğini söyler.

Söylemesine söyler ama mermerin üzerinde keseriyle iş yaparken, “Kim gönderdi acaba?” vesvesesine dalınca keserin ucu mermere tık tık edermiş.

Biz, keseri taşa vuruyoruz.

Bir zamanlar İslami hizmetleriyle göz dolduran, gönül ferahlatan kahraman kardeşlerimle üç-dört saatlik sohbetlerime bakıyorum, üç buçuk saati, “Filan şöyle dedi, filan böyle dedi. Amma da güzel cevap verdi” türünden devam ediyor.

Amerika’yla, Avrupa Müslüman dövmeye devam ediyor, iş yapıyor, biz laf yapıyoruz, analiz ve sentez yaparak ömür tüketiyoruz.

Faizin bir kısmının helal olduğundan, yirmi yıllık borcun altına girdiğinden, kıpırdayacak dermanı olmadığından dem vuruyor ve zengin Müslümanlara kızmaya başlıyor.

Çok güzel hizmetler yaptığı dönemlerde şimdiki imkânlarının da olmadığını, kendi sırtına ağır yükü kendisinin yüklediğini söylediğinde akıl cebinde beş para etmez cevapları da hazır.

Gâvura cevap yetiştirme yerine Müslüman’a cevap yetiştirmeye başlamış.

Tabii herkes aynı değil.

Bu türden konuşmaların olduğu yere gelmeyen, devamlı olarak bildiği hizmeti vermeye çalışan dostlar da var.

Âlimler veya evliyaların hayatını anlatan kitaplarımızda, “Filan zat, altı ayda Kur’an’ı ezberledi” türünden çok haberler vardır.

İşi olanlar konuşmazlar, konuşanlar iş yapamazlar.

İşi, konuşmak olanlar hariç.

Çok başarılı bir öğretmenlikten emekli olduktan sonra on yıldır, bir Kur’an kursunda öğretmenlik yapan 38 yıllık bir dostum sıradan, imtihansız aldığı öğrencilerin çok zeki olanlarını beş ayda, orta zekâlılarını altı ayda, biraz daha zor ezberleyenlerini sekiz ayda hafız yapıyor. Ve Diyanet’in açtığı hafızlık imtihanlarında hepsi diploma alıyorlar.

Bitmedi, her öğrenci okuduğu ayetin Türkçe karşılığını söylediği gibi Türkçesini söylediğiniz bir ayet mealinin Arapçasını da okuyuveriyor.

Ben gittim, gördüm, rasgele öğrencilere ayeti okuyup manasını aldım, manasını söyledim ayeti okuyuverdiler.

Bu durumu İstanbul’da faaliyet gösteren bazı Kur’an kurslarının değerli öğretmen ve yöneticilerine söylediğimde, “İnşallah, maşallah” dediler ama içlerinden inanmadıklarından gidip, görüp aynı metodu getirmeyi akıllarından geçirmediler.

Çünkü dünyanın en akıllı adamları kendileri olduğundan, kendileri de üç-dört yılda hafız olduklarından bunun mümkün olmayacağı kanaatindeler.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu işe el atmasını ve bu metodun bütün kurslarda yaygınlaşmasını, herkesin kendi işine odaklanmasını istirham ederim. (Milli Gazete)