Tarihin tekerrürü ve 3. Körfez krizi!

15 Haziran 2017 Perşembe, 01:35

Tarih tekerrür ediyor…

Bahtsız ve bir o kadar da mazlum coğrafyamızda amansız ‘dejavu'lar birbirini izliyor.

Aynı filmi yüzlerce kez seyretmek zorunda kalıyoruz.

Ağır bedeller ödememize, sadece dünyaya değil; ukbaya bakan ikbal ve istikbalimize mal olma tehlikesine rağmen…

Muhammed Hüseyin Heykel'in 1991'deki ilk Körfez Krizi ve Savaşı'nı anlattığı şu satırlar sanki birkaç gün önceki 3. Körfez Krizi(Katar) için yazılmış:

“…Ne Ortadoğu, ne dünya böyle bir dönemle karşı karşıya gelmemişti. Birkaç hafta süre ile bir Arap ordusu başkasıyla karşılaşırken Sovyetler Birliği de ABD'ye gülüyordu.

Ve ÇELİŞKİ tek belirginlik haline gelirken KARGAŞA da yeni düzen oluverdi. Arap dünyası her zamankinden çok parçalara bölündü. Yalnız Arap Birliği ikiye bölünmekle kalmadı. Her Arap bireyi de kendi içinde ikiye bölündü.

18 Ocak 1991'de Irak'ın israile ilk Scud füzesi saldırısı gerçekleştiği haberi geldiğinde Suudi Arabistan'da kampta bulunan Mısır ve Suriye askerlerinin bir grubunun tepkisinden başka hiçbir şey bu durumu yansıtamazdı. Birdenbire “Allahu Ekber” diye bağırıverdiler, ama hemen sonra Irak'a karşı cephe almış olduklarını hatırladılar…”

Olamaz bu kadar benzerlik diye düşünüyor insan ama oluyor işte…

Hasıl-ı kelam ders almıyor, halimizi düzeltmiyoruz.

Halimizi düzeltmediğimiz için de Allah'ın yardımına müracaatımız “Sünnetullah'a aykırılık” üzerinden akim kalıyor.

Irkçı siyonistler ve dünya emperyalistleri, ataları Fir'avun'dan devşirdikleri taktikle İslam coğrafyasını bölük pörçük edip fırkalara ayırmış ve her birine de ülke veya ülkecik vasfı vermişler.

Şartların oluştuğuna olgunlaştığına inandıkları her bir zaman diliminde de bu coğrafya üzerinde 100 adımlık şeytanî planlarını uygulayagelmektedirler.

Bu sinsi ve şeytani 100 adımlık plandan 57, 60 veya 70'inci adımın çıkarları ile örtüştüğünü düşünen bölünmüş fırkaların(ülkeler) her birinin hak kılıfına büründürülmüş tamahkarlık, hırs ve ihtirasları onca tecrübeye rağmen yine ve yeniden hasaretle neticeleniyor.

Ve can yakıcı acı son:

“Tarik-ı gayr-ı meşru ile bir maksadı takip eden maksudunun zıddıyla ceza görüyor!”

Yahudi, biz Müslümanlara topyekûn ‘balık hafızalı' yakıştırmasını yapsa da aidiyet zindanına mahkum olmayan ve meselelere Furkan'ın nuru ile bakabilenler; ayan beyan ortada duran tarihsel hafızayı da karmaşık gibi görünen şeytanın tuzağının zayıflığını da fark edebiliyor.

Duygulara hararet veren ve akıllara galip gelen aidiyet zindanına mahkum bünyeler ise 57, 60 veya 70'in mutlak haklılığından hararetle dem vurup çatışırken, 100'ün değirmenine su taşıdıklarının farkında bile değiller!

Hazîn bir tablo gerçekten…

Vahşi kapitalizme ve mel'un siyonizme endeksli küresel politikalarını ustaca ve sinsice mezhep veya kavmiyet gibi aidiyetlerin sırtına yüklemesi, Büyük Şeytan ve avanesinin mâhir olduğu alan.

Hayatının her anı ve her yönü şeffaf olan Kutlu Elçi'ye(SAV) bu günlerde indirilen Muhteşem Kitabımıza göre ise maharet, takvalı olmaktan geçiyor.

Takvalı olmak ise her fırsatta Buas günlerini hatırlatmakta değil, asırlık öfkeleri yutmakta saklı.

Hidayet kaynağı Furkan'la bitirelim:

“O takva sahipleri ki bollukta da darlıkta da infak ederler, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Çünkü Allah, muhsinleri (iyilik yapanları) sever. (Âl-i İmran:134)

Ramazanımız Furkan'la dolsun!

(Doğruhaber)