İç siyaset dizaynında yeni dönem: Mezhepçi propaganda!

29 Aralık 2016 Perşembe, 02:58

Türkiye’de özellikle bir takım “İslamcı kişi ve camialar” üzerinden ilginç bir dezenformasyon kampanyası yürütülüyor.

Görünürde “İslamcı”, söylemde “Ümmetçi”, propaganda da “Vatansever” geçinen bu çevrelerin, Türkiye ve son süreçteki bölgesel politikaları aleyhine büyük bir operasyon yürüten Batı kutubundan bağımsız hareket ettikleri asla söylenemez.

Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan ve şahsında Türkiye’ye operasyon çeken gücün kim olduğunu belirtmek bile zul sayılacak kadar bir görünürlük arz etmektedir.

İçerde FETO, PKK ve DAİŞ üzerinden; dışarıda Suriye sahasında yaşananlar üzerinden Türkiye’yi kıskaca alarak teslim almak isteyen kocaman bir Batı bloğu söz konusudur. Üstelik açılan kartlarla oynanan oyun o kadar açık oynanıyor ki, oyunculara karartma yapmak bile başlı başına bir “Profesyonel yüzsüzlük” gerektirmektedir. İşte tarif etmeye çalıştığımız “O İslamcı çevreler” maalesef o yüzsüzlüğe tenezzül edebilmektedirler!

FETO üzerinden sistemin damarlarına zehir enjekte eden Amerika!

15 Temmuz darbe girişimini destekleyip devreye sokan Amerika!

DAİŞ üzerinden Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışan Amerika!

PKK/YPG üzerinden sıkıştırma politikası yürüten Amerika!

İçerideki bağımlı grupları organize edip piyasaya salan Amerika!

Adına Amerika-NATO-Batı ya da başka bir şey deyin fark etmez, entrikaların yuvasına dönmüş bir Amerikan gerçekliğiyle her gün burun buruna gelinmektedir. Üstelik ilk etapta “Üst akıl” ile ifade edilen Amerika ve bilinen yandaşları, son demlerde bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer hükümet yetkilileri tarafından artık ismen zikredilmelerinde hiçbir mahsur görülmemektedir. İsmen zikredilme olayı “diplomatik teamüllere” pek uymuyor olsa da, bu durum, “Üst akıl” bileşenlerinin oynadıkları oyunu ne kadar açıktan oynadıklarından kaynaklanmaktadır.

Hal böyle olunca Türkiye kamuoyunda da bariz bir “Amerikan karşıtlığı” baş göstermektedir. Oysa “Amerikan karşıtlığı”, açık oynamasına karşın Amerika’nın işine gelmemektedir. Nedeni ise, Amerikan politikalarının Türkiye’nin geneli yerine, şu sıralarda Türkiye’nin bölgesel politikasına yön veren Cumhurbaşkanı ve yakın çevresini hedef almasıyla sınırlı tutulmasıdır.

Çünkü Amerika asla Türkiye’yi kaybetmek istemiyor, Türkiye’den de vazgeçmeyi düşünmüyor. Tam tersine Türkiye gibi bir ülkeyi kanatları altına alarak her yönüyle kullanabileceği bir “Operasyonel/lojistik üs” olarak tutmak istiyor. Hatta bunun için de Erdoğan yönetimine karşı kendisiyle uyumlu “içeriden” bazı çevrelerle dirsek temasını sürdürüyor ve onlar “Erdoğan sonrasına” hazırlık olarak bekletmeyi sürdürüyor.

Bir önceki yazımızda az çok tarif etmeye çalıştığımız bu kesim, Amerika’nın Türkiye planlarına hizmet etmenin en seviyesiz örneklerini sergilemekten geri durmuyor. Şu anda en fazla yoğunlaştıkları konu, tüm cürümlerine karşın “Kamuoyu öfkesini” Amerika yerine başka noktalara kanalize etmenin savaşımını veriyorlar. Öncelikli hedefleri, şu an bölgesel planda giderek Amerika’sız bir alternatife dönüşen ve daha ziyade “Türkiye-Rusya-İran” arasında ilerleyen mekanizmayı işlevsiz hale getirerek Türkiye’yi yeniden Amerika’nın kucağına atmaktan öteye gitmiyor.

Tıpkı Amerikalı Neoconcular gibi kıpır kıpır durumdadırlar. Türkiye-Rusya-İran üçlüsü arasında yaşanan her bir görüşme, bu çevrelerde adeta bağırsak uğultularına dönüşüyor. Çünkü patronları Amerika gibi açıktan oynayamıyorlar. Yeni bölgesel ittifakın Türkiye ayağına asla dokunamıyorlar. Çünkü dokunmaya başladıkları anda maskelerinin düşeceğini çok iyi biliyorlar. Bu durumda doğrudan Cumhurbaşkanını hedef almaları gerekiyor. İşte bunu yapacak takatı bulamıyorlar. Çünkü çoğu “içeriden” ve varlıklarını CB Erdoğan sayesinde sürdürüyorlar.

Rusya’ya da dokunamıyorlar. Çünkü CB Erdoğan ile Putin’in her hafta onlarca kez telefon görüşmesi yaptığını, özellikle Suriye politikasını birlikte yürüttüklerini çok iyi biliyorlar. Şu aşamada Rusya aleyhine yapacakları söz beyanlarının aynı zamanda Tayyip Erdoğan’ı da kapsayacağını iyi biliyorlar. İyi bildikleri için de uzak duruyorlar.

Geride, kendilerince ittifakın en zayıf halkası olarak gördükleri İran’a yönelmek kalıyor. Halep olayları ve bundan sonra Suriye sahasında yaşanacak gelişmelerin her üç ülkenin ortak uzlaşmasıyla yürüdüğünü, yürüyeceğini iyi biliyorlar. Varsa bir eleştiri veya suçlamanın her üç ülkeye de yönelmesi gerekirken, bahse konu çevrelerin sadece İran’ı hedefe koymaları hem korkaklıklarının hem de sinsiliklerinin dışavurumundan öte bir anlam ifade etmiyor.

Tabii ki hiçbir ülke eleştirilmez değildir. İran da öyle…

Oysa bahse konu bu çevreler, üçlü ittifakın sadece İran ayağına yönelmelerinin sinsilik dışında, toplumsal karşılığının olması da bunların çabalarını kolaylaştırıyor. Sadece bir devlet olarak da İran eleştirisinde bulunmuyorlar. Tam tersine meseleyi “Mezhepsel zemine” çekerek kamuoyunun “Sünni duygularını” kamçılıyorlar. Ümmet söylemi ardına saklanarak “Mezhep bilincine” doping enjekte ediyorlar. Söz konusu İran ve bölgedeki tartışmalı politikaları olunca hemen kamuoyunun dikkatini “Mezhep fitnesine” çeviriyorlar.

Türkiye’nin kimyasını her vesileyle bozan Amerikan saldırıları herkesi olumsuz etkilerken, dikkatler Amerikan hokkabazlığına odaklanırken aniden bu tiplemeler devreye girip kamuoyu öfkesini Amerika’dan çevirip İran’a, oradan da mezhep fitnesine yöneltiyorlar.

Öyle tavırlar sergiliyorlar ki, öyle söylemler geliştiriyorlar ki, adeta kamuoyunun Amerika’ya yönelen öfkesine karşı bir “Dalgakıran” vazifesi görüyorlar. Bu tavırlarıyla resmen “Amerika’nın önüne” yatıyorlar. Bununla da kalmıyorlar, kendileri gibi söylem, eylem geliştirmeyen her kese, her kesime öfke kusuyorlar. Bir tek kendilerini “Sünni” lanse edip geride kalan herkese “Şii – İrancı” yaftası vuruyorlar.

Belirttiğimiz gibi mezhep kartını açarak Amerikan dostluğuna koşan bu çevreler, elbette ki bu taktikleriyle sadece İran kötülemesi ya da Şii karşıtlığı hedefini gütmüyorlar. Her şeyi İran ve Şia üzerinden okuyan bir kamuoyu oluşturarak Türkiye içi siyasal mekanizma üzerinde bir baskı aracına dönüştürmenin planlarını yapıyorlar.

Şöyle bir kurgu var ve bu kurgunun daha açık kodlarını Batı medyasında gözlemlemek şu sıralar daha da mümkündür.

“Sünnilik” ardına saklanarak oluşturacakları “İran/Şia karşıtı” etkileyici unsurlarla Tayyip Erdoğan şahsında Türkiye’nin Rusya ve İran’la yürüttüğü “Amerikasız” işbirliğini uygulamaya koymak istiyorlar. Buna göre Tayyip Erdoğan içeriden estirilen bu “baskıcı unsurlara” boyun eğecek, ittifakın diğer ayağı İran’la ilişkiye son verecek, dolayısıyla işleyen Türkiye-İran-Rusya mekanizması devre dışı kalmış olacak.

Şunu çok iyi biliyorlar çünkü:

Türkiye-Rusya ve İran’dan oluşan söz konusu ittifaktaki her bir ülke, ittifak için olmazsa olmazlardandır. İttifaktaki her hangi bir üyenin devre dışı kalması, ittifakın ölmesi anlamına gelecektir. İttifakın dağılması ise en başta Türkiye’yi, daha doğrusu Tayyip Erdoğan’ın uyguladığı dış politikayı işlevsiz hale getirecektir.

Bu durumda yaşanacak olası başarısızlık, “Erdoğan’ın başarısızlığı” olarak pazarlanacaktır.

Bunun devamını şöyle hayal etmektedirler:

Erdoğan artık Amerika’ya teslim olacak; ya da sahneden çekilip hazırda bekleyen “içerideki” NATO’cu unsurlar direksiyona geçecek!

NOT: Kim bunlar, diye merak ediyorsanız bir önceki yazımızda az çok tarif ettiğimiz çevrelere bakmanız yeterli olacaktır!

(Nureddin Aydın - Hürseda Haber)