Hayat ve Ölüm

14 Şubat 2018 Çarşamba, 11:07

İki aynadır hayat ve ölüm, birbirine karşı bakan. Biri düştüğünde, öteki de yok olan… İçinden bütünüyle ölümü çıkarmış bir diri ne kadar zavallıdır öyle? Ve kendini daha ölmeden ölüme mahkum etmiş de…

Dönüp dolaşıp sonunda kesin olarak varacağımız tek menzil ölümdür öte taraftan. İlginç şekilde, planlarımızı yaparken en az hesaba kattığımız da…

Tuhaflıklarla dolu bir varlık insan. Bir şeyi hatırlamak için başka bir şeyi unutmak zorunda kalıyor. Büyürken çocukluğunu öldürüyor, yaşlanırken gençliğini… Hayatı hatırlamanın, ölümü unutmak anlamına gelmesinin sebebi bu… Hiç hatırlamamak da hiç unutmamak da aynı kapıya çıkıyor, hiçliğin kapısına ama yokluğun değil. Unuttuğu için hatırlıyor insan, hatırladığı için unutuyor. Yaşamın ne anlamı kalırdı ölüm hatırlanmasa? Ölümün ne anlamı kalır hayatı hatırlatmayacaksa? Ölüm ve hayat, birbirini gören iki ayna… Bütün aynalar gibi her ikisi de kendini değil, karşısındakini gösteriyor. İçinden ölümün çıkarıldığı hayat ne kadar da yavan ve içinden hayatın çıkarıldığı ölüm ne kadar da korkutucu… Biz çocuklara Tanrı tarafından verilmiş iki oyuncak: Ölüm ve hayat… Geçip duruyoruz birinden ötekine, atlayıp duruyoruz bir kıyıdan bir başkasına…

Hatırlamak hayatın, unutmak ölümün çocuğudur gerçi ama ikisi de Allah’ın birer lütfu… Sevinci hatırlamak, hüznü unutmak için ne güzel sığınaklarımız var.

İnsan, nisyan ile maluldür demiş eskiler. Demek unutkanlık hamuruyla bezenmiş tenimiz. Mayamızın çeperindeyse tahattur var. Yaşadığımız her olayı hatırlasak nasıl bir keşmekeşin içine düşerdik öyle… Yaşadığımız her olayı unutsak, balıktan ne farkımız kalırdı?.. Bu ikisi arasında gidip geliyoruz işte. İnsanız, ölümle hayat arasında, unutkanlık ve hatırlama oyuncaklarının asılı olduğu bu beşikte sallanıp duruyoruz işte.

Hayat ile ölüm birbirine karşı şeyler. Birbirinin içine geçen, birbiriyle yan yana duran, ama biri gelince, öteki giden… Dirilirken ölümü geride bırakır insan. Diriyken ölüm yok görünür. Göz, ölümü sadece hayatı kaybederken görür. Bütün mekan değişikliklerinde eskilerin yerini yeniler alır. Her uyku nasıl ölüm değilse, her unutma bir yok etme değildir; gözlerini her kapama nesneleri nasıl öldürmüyor, sadece uzaklaştırıyorsa her unutma da geriye itiyor sadece yaşanılanları.

Hatırlama, geçmişi bugüne olduğu gibi getirme değildir. Bugünden geçmişe dair bir izlenim kurmadır belki. Hiçbir hatırlayış geride kalmış olanı getirmez, sadece bilinç geçmişe doğru bir yolculuğa çıkar ve orada gözüne denk gelenleri alır, seyreder, sonra tekrar başa döner.

Bu, geçmiş diye bir şeyin olmadığı anlamına gelmez elbette. Hele insan için… Eğer yaşadığımız her şey geride kalsa ve ölüm perdesiyle üstü örtülseydi, hayat olduğundan daha donuk görünürdü. Anılar, zamanın ve mekanın buzunu çözüp bir vakitler yaşanmış olanları serin sular gibi akıtır.

Bir kez doğmuşsak, bu, hiç ölmeyeceğiz demektir. Ruh, hiçbir zaman çıplak kalmayacaktır. Ölüm, ruhun çıplaklaşması değil, elbise değiştirmesidir. Tıpkı evden çıkarken üstümüzü değiştirmek gibi, bu dünyadan çıkarken de üstümüzü değiştireceğiz. Desenleri ölüm anına kadar yaptıklarımız, yaşadıklarımız olan amel elbiseleri… Belki bu sebepten geldiğimizden farklı bir elbiseyle gideceğiz asıl vatanımıza. Geri dönüşümüzün mutlak olduğu tek vatanımıza… Ölüm dışında hangi vatan, geri döneceğimize dair mutlak bir vaat verir ki? Ölüm dışında verdiği sözü saniye şaşırmadan yerine getiren kaç muhatabımız vardır ki?

Her durumda, bir saniye sonrasının, bir saniye öncesini öldürdüğü, ortadan kaldırdığı, yok ettiği bir bilinç hayvanidir. Bir saniye sonrasının, bir saniye öncesini geri ittiği, tekrar hatırlamak için sadece gözden uzak bir yere koyduğu bir bilinç iyidir. Öldüren değil saklayan bilinçtir insana dirilik bağışlayan… Uzak bir hatırayı yeniden canlandırmak için bazen bile isteye gidip kutuyu açtığımız, bazen öylesine, sersem sepelek dolaşırken ansızın ayaklarımıza dolaşan hatıralar kadar yaşamı renklendiren ne var ki?

Hayat bir geçiş kipidir. Birinden ötekine geçiş… Bir durumdan, bir zamandan, bir yüzeyden, bir düşünceden başkasına geçeriz hep. Bazıları biraz daha fazla, bazıları biraz daha az yürür bizimle, hepsi bu.

Bir şehirde doğup büyüyenler de razıdır hallerinden, hep yeni şehirler peşinden koşanlar da. Nasip meselesidir bu. Bir şehrin yettiği iç dünyalar da vardır, bütün şehirleri görse bile gözleri ileri bakanlar da… Bunun ne önemi var? Baktığın yerde hep bir ufuk var nasılsa. Görüntüyü kesen hep bir çizgi…

Seninle onun arasındaki, seninle onlar arasındaki çizgi… Yazgıya yatay inen çizgi… Hayatı ortadan ikiye bölen ölüm, ölümü ortadan ikiye ayıran hayat… (Milat)