Mevlidin dünü ve bugünü

Mevlidin dünü ve bugünü

Rehberê Xelâsî Hz. Muhammed isimli Mevlid-i Şerif’in yazarı Mustafa Turan, Mevlid geleneğinin dünü ve bugününü anlattı.

Tarih boyu İslam toplumlarında Hz. Muhammed’in dünyaya teşrif edişinin yıl dönümü dolayısıyla çeşitli etkinler tertiplenir. Rebiullevvel ayının 12’inci günü tan yeri ağarırken Mekke’de mucizeleriyle beraber doğan Hz. Muhammed’e atfen birçok İslam âlimi, edebiyatçı ve şair, O’nu metheden ifadeler içeren ve adına da Mevlid-i Şerif denen eserler kaleme aldı.

Doğumun gerçekleştiği sabahın gecesi, her yıl Müslümanlar tarafın Mevlid Kandili olarak idrak edilir, o gece çeşitli ibadetlerle geçirilerek, Allah’a hamd-u senada bulunulur.

Asırlardır devam eden bu geleneğin tarihçesi hakkında, Rehberê Xelâsî Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) isimli Mevlid-i Şerif’in yazarı Mustafa Turan ile konuştuk.

İlke Haber Ajansının (İLKHA) Mustafa Turan Hoca ile yaptığı röportajın tamamı:

Hz. Muhammed’in doğumunda dedesi Abdulmuttalib’in onun doğumu şerefine başta yoksullar olmak üzere Mekke halkına yemek verdiğini biliyoruz. Sonraki yıllarda dedesi hayatta olduğu müddetçe Hz. Muhammed’in doğum yıldönümlerinde yine bu şekilde ikramlarda bulunmuş mudur?

Mekke’de erkek evlatların önemi bilinen bir gerçek, dolayısıyla Peygamber Efendimizin doğumuyla dedesi Abdulmuttalip çok sevinmiştir. Hem onun yetimi olması hem de erkek olduğu için bu vesile ile doğumun yedinci gününde bir ziyafet vermiştir. Böylece onun doğumunu kutlamıştır. Fakat daha sonra bir kutlama ile ilgili malumat elimizde mevcut değildir.

Peki, nübüvvetten önce peygamberimizin doğumu, ailesi ve akrabaları arasında özellikle kutlanmış mıdır?

Mekke’de böyle bir adet yoktu dolayısıyla Peygamber Efendimizin nübüvvetinden önce doğumunun kutlanması mevcut değildi.

Nübüvvetten sonra peygamberimiz hayatta olduğu müddetçe doğum yıldönümünde, bu güne veya geceye özel bir kutlama, yemek verme ve benzeri bir uygulaması olmuş mudur?

Peygamber Efendimiz 23 yıllık risaletinde kendi doğum gününü kutlamamıştır. Ancak doğduğu güne şükür anlamında önem vermiştir. Hz. Ömer pazartesi günü niçin oruç tuttuğunu sorunca kendisinin bugün de doğduğunu, bugün de kendisine vahiy geldiğini belirterek şükür beyanında bulunmuştur. Dolayısıyla doğduğu güne önem vermiştir. Ama yemek, ziyafet ya da kutlama gibi bir şey olmamıştır. Peygamber Efendimiz daha çok Kur’an’ı ve tebliği öne çıkarmıştır. Elbette kendisine saygı da önemlidir. Sahabeler bu terbiyeyi almışlardır. Kendisiyle konuşurlarken çok saygı gösterirlerdi. Anam babam sana feda olsun Ya Resulullah diye hitap ederlerdi. Yani Peygamber Efendimizin sahabeler arasında doğum gününün kutlanmaması onun sıradan bir insan olduğunu göstermez.

Hz. Muhammed hayattayken sahabe arasında onun için okunan şiirler var mıdır, peygamberimiz bunları nasıl karşılamıştır?

Şiir Araplar arasında revaçtaydı. Arapların kalemleri değil ama edebiyat ve sözlü şiirleri çok güçlüydü ve şiire çok önem veririlerdi. Zaten Kur’an-ı Kerim’in bu yönü ön plandadır. Söz biliminden, edebiyattan ve belagatten anlayanlar bilirler ki, Kur’an-ı Kerim bu konuda emsalsizdir. Hiçbir söz hiçbir şiir onunla yarışamayacak derecededir. Tabii ki şairlerin de bir kıymeti bir değeri vardı. İslamiyet şairlerle mücadele etmemiş, onları terbiye etmiştir. Dolaysısıyla sahabeler arasında da şairler vardı. Peygamber efendimize şiirler okuyan, naatlar yazanlar vardı. Bunların meşhur olanlardan biri Kab bin Zuheyr’dir. Kaside-i Bürde’nin meşhur şairidir. Kab, İslam’a girmeden önce Peygamber Efendimizin aleyhinde şiirler yazarak Müslümanların öfkesini üzerine çekmiş biriydi. Kardeşi Buceyr ise Müslüman olmuştu. Kab’ın yazdığı bu şiirler bir süre sonra Peygamber Efendimizin de tahammülünü aştı. Peygamber Efendimiz de Kab’ın ölüm emrini vermişti. Bu durum kardeşi Buceyr tarafından kendisine iletiliyor. Kardeşi, artık tövbe ederek İslam’a girmesi gerektiğini aksi takdirde Müslümanların öfkesinden kurtulamayacağını ona söylemiştir. Bunun üzerine Kab Bin Zuheyr, kendisini tanıtmadan Peygamber Efendimizin huzuruna çıkıyor ve Kab gelip tövbe ederse kendisini affedip etmeyeceğini soruyor. Peygamber Efendimiz de affedeceğini söyleyince Kab orada Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oluyor. Böylece kendisinin Kab olduğunu söylüyor. Kab, Peygamber Efendimizle ilgili Kaside-i Bürde’sini okuyor. Bu Peygamber efendimizin çok hoşuna gidiyor. Ve ardından bürdesini yani hırkasını Kab’ın üzerine atarak ona hediye ediyor. Bu hırka hâlâ Topkapı Sarayında elimizde mevcuttur. Bu şekilde Hasan Bin Sabit, Abdullah Bin Revaha gibi şairleri övmüş, onların sözlerinin oklardan daha tesirli olduğunu belirtmiş ve böylece onları şiire teşvik etmiştir.

Meryem Suresi 33’üncü ayette Hz. İsa’nın doğduğu güne selam vardır. (Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün selam ve emniyet benim üzerimedir.) Peygamberimizin doğum gününe ve bu günün/gecenin ayrıcalığına işaret eden ayetler var mıdır?

Hz. İsa ulu’l azm peygamberlerinden biridir. Tabii ki doğduğu gün onun için değerlidir. Çünkü Allah-u Teâlâ, onu varlık âlemine getiriyor, onu seçkin kulları arasına koyuyor. Onu beşikte iken konuşturuyor, onu Resul yapıyor. Yani Allah-u Teâlâ’nın onun üzerindeki nimetleri sonsuzdur. O da buna karşı şükrediyor ve selam okuyor. Hz. Peygamber Efendimizin de Allah’ın Habibi olduğunu biliyoruz. Bu yüzden Allah’ın habibinin dünyaya teşrif ettiği bir günün elbette sıradan bir gün olmadığını biliyoruz. Müslümanlar tarih boyunca bunun bilincinde olarak mevlit kandilini kutlamışlardır. Ancak bununla ilgili bir ayet söz konusu değildir.

Siyer kaynaklarının aktardığına göre Hz. Muhammed’in doğum gecesinde harikulade olaylar yaşanmıştır. Kısaca bu olaylar nelerdir?

Tabi o gece sıradan bir insan dünyaya gelmiyor. Kâinatın sahibi olan Allah’ın Habibi dünyaya geliyor. Haliyle tüm kâinat o gün bir sevinç bir coşku içinde ve tabi ki bazı mucizelerin insanlara gösterilmesi gerekiyor. Rabbimiz de bazı harikulade olaylar yaratıyor. Mesela Ahmet yıldızının doğduğunu görüyor insanlar. Ondan sonra Kabe’de putlar yüzüstü yere devriliyor ki bu putperestliğin sona ereceği mesajıydı aslında. Peygamber Efendimizin göbeğinin kesik ve sünnetli dünyaya geldiği yine rivayetler içerisinde. Büyük komşu ülkelerde; Bizans ve Sasani’de harikulade olaylar olmuş. Sasanilerin on dört sütunu yıkılmış. Kutsal bilinen Save gölü kurumuş. Mecusilerin bin yıldır sönmemiş ateşi sönmüş. Bu şekilde Rabbimiz insanlığa bir mesaj vermiştir.

Peygamberimizin vefatından sonra Raşit Halifeler döneminde mevlit kandili kutlanmış mıdır? Ne gibi etkinlikler yapılmış, nasıl kutlanmıştır, bilinen örnekleri var mıdır?

Peygamber Efendimizin vefatından sonraki dönemde de mevlit kandili yine başlı başına bir tören şeklinde kutlanmıyor. Yani özel bir kutlama şekli yok. Ama bundan Hz. Peygambere değer verilmemiş anlamı çıkmasın. Zira Hz. Ömer’in döneminde biliyorsunuz kurumsallaşma, devletleşme olmuş. Hz. Ömer o günü okullarda tatil olarak ilan ediyor. Bu şekilde o güne önem veriyor ve resmi tatil yapıyor. Takvimin başlangıcı olsun diyen sahabeler de olmuş. Ama bizim kutladığımız anlamda bir mevlit söz konusu değildir.

Hz. Muhammed’in doğumu sahabeden sonraki tabiin, etbauttabiin ve günümüze kadar ümmet içinde en belirgin haliyle nasıl ve hangi tarihten beri kutlanmaya başlanmıştır?

Bu konuda net bilgiler mevcut değildir. İhtilaflı bir mevzudur. Yalnız Peygamber Efendimizin vefatında 300 yıl sonra mevlit kandillerinin kutladığını rivayetler içerisinde görüyoruz. Bunun özellikle Fatimiler döneminde resmi bir hüviyet aldığını görüyoruz. Onuncu yüzyılda sarayda kutlamalar yapılmış. Ama şaşalı, halk arasında kitlesel olarak Eyyubi Erbil Atabeyi Muzaferuddin Gökbörü tarafından kutlandığı biliniyor. Muzaferuddin Gökbörü, Peygamber Efendimizin mevlidine çok büyük önem veriyor. Binlerce insan toplanıyor meydanlara, büyük ziyafetler veriliyor, binlerce hayvan kurban ediliyor. Bu şekilde ziyafetler verilerek mevlitler kutlanıyor. Peygamberim Efendimizin önemi insanlara anlatılıyor. Âlimler, fakihler, öğrenciler büyük destek görüyorlar. Maddi anlamda büyük önem veriliyor o insanlara. Hz. Peygamber için mevlit yazmış olan İbni Dıhye’ye bin dinar vermiş olduğu rivayet ediliyor. O gün Erbil’de kitlesel olarak kutlanan kutlu doğum mevlidi bugün Müslümanlar arasında da yaygınlık kazanmış durumda. Bugün Suudi Arabistan hariç tüm İslam âleminde mevlit etkinlikleri coşkuyla kutlanıyor.

Günümüze kadar gelen Arapça, Kürtçe ve Türkçe mevlitler var. Bunlar ne zaman, kim tarafından kaleme alınmış? Bu mevlitlerin yazılışının bilinen özel bir hikâyesi var mıdır?

Peygamber Efendimizin mevlidi ile ilgili birçok eser mevcuttur. Bunlardan birçoğu Araplar tarafından yazılmış olup diğer dillere tercüme edilmiştir. Türklerde en meşhur olan mevlit Süleyman Çelebi’ye aittir. Vesilet’ül Necat adıyla on beşinci yüzyılda kaleme alınmıştır. Onun da bir yazılış hikâyesi vardır. Süleyman Çelebi Bursa’da cami imamlığı yaptığı sırada bir vaiz Peygamber Efendimizin diğer peygamberlerden üstün olmadığını anlatmış vaazında. Bakara Suresinin son ayetlerinde geçen ‘onlar peygamber arasında bir fark gözetmezler’ ayetini insanlara yanlış izah ediyor. Ve peygamberimizin diğer peygamberler gibi sıradan bir peygamber olduğunu söylüyor. Tabi Süleyman Çelebi, bu ayetin yanlış yorumlandığını belirterek karşı çıkıyor. Peygamber Efendimizin fazilet açısından diğer peygamberlerden üşütün olduğunu söylüyor. Tabi Yüce Allah Kur’an’da ulu’l azm peygamberlerden bahsediyor. Daha sonra Vesilet’ül Necat isimli mevlidini yazıyor. Bu mevlit sonra on altıncı yüzyılda 3’üncü Murat döneminde resmi protokole giriyor ve saray artık mevlit kandilini kutluyor. Kürtler arasında da mevlitler yazılmış. İlk mevlidi Mela Hüseyin Ertuşi ya da meşhur adıyla Melayê Bateyi yazmıştır. Bu mevlidin yazım tarihi ile ilgili ihtilaf vardır. On beşinci yüzyılda yazıldığını söyleyenler vardır. Son dönemlerde yapılan araştırmalar sonucu on sekizinci yüzyılda yazıldığı belirtiliyor. Ama benim kanaatimce içindeki üslup ve dil daha çok on beşinci yüzyıla aitmiş gibi görünüyor.

İslam ümmeti içerisinde genel kabul görmüş ve her yıl hicri kameri takvime göre kutlanan mevlid kandili, ümmetin farklı coğrafyalarında nasıl ihya ediliyor? Bunun günümüze kadar olan tarihi süreci nasıl işlemiştir?

Osmanlıların son dönemlerinde 1910 yılında Peygamber Efendimizin doğum günü mevlit kandili resmi tatil ilan ediliyor. Daha sonraları Cumhuriyet döneminde bu tatil kaldırılıyor. Peygamber Efendimizin doğumu bayram olarak algılanmış. Daha sonraki dönemlerde Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfının girişimiyle Peygamber Efendimizin mevlidi kutlanmış. 1994’ten bu yana da 14-20 Nisan arası Kutlu Doğum Haftası olarak ilan edilmiş ve her sene bu dönemde Peygamber Efendimizin farklı yönleri irdelenmiş, topluma izah edilmeye çalışılmış. Tabi ki Müslümanlar sadece resmi kutlamalarla yetinmemiş. Özellikle halkımız çok önem vermiş. Mevlitler okutmak için vesile aramışlar. Peygamber Efendimizin adının anıldığı, üzerine salavatların okunduğu sohbetleri kendi evlerinde yapmak için vesileler aramışlar. Bu Peygamber Efendimizin sadece doğum günü ile sınırlı kalmamış. Bir hayırlı haber aldıklarında, bir musibetten kurtulduklarında, bir ev ya da araba aldıklarında insanları evlerine davet etmişler ve onlara ikramlarda bulunarak mevlidi şerifi okumuşlardır. Bu şekilde halkımızın Peygamber Efendimize olan sevgisi tezahür etmiş oluyor. Ben küçüklüğümde bunu yaygın olarak gördüm. Benim babam Aliyê Ezdari imamdı. Mevlid okumaya yetişmiyordu. Mevlid okumasını bilen abilerim yardım amaçlı mevlid okumak için ev ev dolaşırlardı. Yani imkânı olan her evde mevlid okunuyordu.

Günümüzde ise kutlu doğum etkinlikleri kitlesel olarak kutlanıyor. Bu kutlamalar belki de bize Erbil kutlamalarını (Eyyubiler döneminde) hatırlatıyor. Özellikle 2006’dan bu yana artık Peygamber sevgisinin, sevdasının alanlara taştığını görüyorsunuz. Ben de birçok etkinliğe katıldım. Her yaştan birçok insanın akın akın geldiğini, ayakta saatlerce beklediğini, Peygamber Efendimizin anlatıldığı bu etkinlerde sabırla beklediğini gördüm. Bu Müslümanlar için gerçekten büyük bir hayır vesilesidir. Bu etkinlikler mutlaka sürdürülmesi gereken etkinliklerdir. Bazı insanlar her ne kadar bunu bir bidat olarak görüp eleştirseler de bu anlamda yanıldıklarını düşünüyorum. Tarihte mevlide karşı çıkanlar olsa da çoğunluk olarak âlimlerin desteklediğini, bunun hayırlara vesile olan güzel bir etkinlik olduğunu söylemişlerdir. Bu kanaat Üstad Beddiüzzman’da da vardır. Mektubatında bu konuya değinerek miraciyelerin, mevlitlerin önemli olduğunu söylüyor. Hatta Allah Süleyman Çelebi’den razı olsun, onu cennetine koysun diyerek dua ediyor. Üstad gibi büyük bir zat da günümüzde böyle bir görüş beyan etmiş ise bize ancak saygı duymak düşer.

Türkiye’de özellikle hicri kameri takvime göre mevlid kandilleri ihya edildiği gibi, miladi şemsi takvime göre de her yılın nisan ayının 2’inci ve 3’üncü haftaları farklı etkinlik ve sosyal aktivitelerle peygamberimizin doğumu kutlanıyor. Ancak son 10 yıldır bu etkinlikler daha da büyüyerek meydanlara indi ve yüzbinlerin katılımıyla büyük ve farklı farklı organizasyonlarla kutlanmaya başlandı. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mevlitler Peygamber Efendimizin gündem yapılması için bir vesiledir aslında. Daha önceleri sadece Hicri takvime göre Rebbiüevvel ayının 12’sinde bu etkinlikler yapılırken günümüzde bu daha da yaygınlaştırılıyor. Miladi takvime göre de bu yapılıyor. Bu etkinlikler ne kadar çoğaltılırsa o kadar Peygamber Efendimiz tanıtılmış olur. Hatta Peygamber Efendimizi sadece bu belli günlere de hapsetmemek gerekiyor. Her evde Peygamber Efendimiz konuşulmalı; sokakta, dükkânda, işyerinde… Çünkü O Allah-u Teâlâ’nın bizim için seçtiği model insandır, yürüyen Kur’an’dır. Kur’an’ın tefsiridir. Dolayısıyla Peygamber Efendimiz konuşulacak ki, anlatılacak ki anlaşılsın ve İslamiyet yaşansın. Bugün yaşadığımız sorunların sebebi İslam’ın anlaşılmaması, Hz. Muhammed’in gereği gibi bilinmemesidir. Eğer İslam hakkıyla anlaşılırsa Hz. Muhammed layıkıyla okunulursa, gençlerimiz daha güzel bir ahlakla yetişir. Elbette bu etkinlikleri teşvik etmek lazım, gençlerimizi götürmek lazım...

Danimarka’da Hz. Muhammed’e yapılan hakaret, ümmetin peygamberini sahiplenmesi konusunda bir dönüm noktası oldu mu?

Allah düşmanlarının, kâfirlerin peygamberimize saldırıları yeni değil. İlk zamandan bu zamana kâfirler tarafından saldırıya uğramıştır. Müşriklerin olduğu dönemde basın-yayın yoktu şiirle bunu yapıyorlardı. Peygamber Efendimizi rencide etmeye çalışıyorlardı. Bugün de medya var, basın var… Basın-yayın organlarıyla, karikatür aracılığıyla, sinema aracılığıyla hakaret ediyorlar. Belki de onlar da bir nevi rollerini oynuyorlar. Ama Müslümanlar da duyarsız değiller. Allah’ın habibine sahip çıktılar. Bölgemizde 2006’da yüzbinlerce Müslüman meydanlara çıktı Danimarka’yı ve o karikatürü çizeni kınadılar. Ve belki bu vesileyle bu şerden bir hayır doğdu ve mevlit kutlamaları meydanlara indi. Çünkü bu coşku salonlara sığmadı ve bu etkinliğin ilki Diyarbakır İstasyon Meydanında yüzbinlerin katılımıyla, Peygamber Efendimizin sevgisi tüm dünyaya gösterildi. Kâfirler saldırdıkça Müslümanlar daha çok Peygamber Efendimize sahip çıktılar. Ben de 2006’da yapılan etkinliğe yazdığım mevlid vesilesiyle davet edilmiştim ve orada okumuştum.  Böylece o şerefe nail olmuştum.

Mustafa Turan olarak Kürtler arasında iki mevlit olmasına rağmen üçüncü bir mevlid yazma ihtiyacı nasıl doğdu? Bu mevlidin hazırlanmasında sizi en fazla harekete geçiren duygu ve düşünce ne oldu? Yazmış olduğunuz Mevlidin kaleme alınmasının sürecini kısaca anlatır mısınız?

Kürtlerin arasında yaygın olan meşhur mevlid Bateyi’nin mevlidi idi. Bu mevlit sevilerek okunuyor. Bizler de ilk olarak ondan mevlidi öğrendik. Kürtler arasında öğrenciler, Kur’an-ı Kerim’i bitirir bitirmez mevlide başlardı. Ama aradan uzun süre geçtikten sonra dil değişiyor. Bateyi’nin kullandığı zamanki dil ile bugünkü kullanılan dil arasında sadelik bakımından farklılık söz konusu. Ondan sonra da İslam şairleri, Kürt şairleri birçok mevlid kaleme almışlar. Önceleri Vesiletünecat’ın bir benzeri olan Bateyi’nin mevlidini sadeleştirmeye çalışmışlar. Daha sonra Mela Eminê Heyderî de bunu biraz daha açarak sade bir dil ile bir mevlid yazmıştır. Bundan başka da Müslüman Kürt âlimleri tarafından Zazaca yazılanlarla birlikte yaklaşık 30 civarında mevlid var. Ancak ben özellikle bu iki mevlidi görmüş ve incelemiştim.  Benim bu mevlidi yazmamın sebebi belki de çağın bir gerekliliği olarak Peygamber Efendimizin çağımızda anlatılması idi. Önceki mevlitlerde bazı eksikler olduğunu gördüm. Biraz içerisinde vaaz, biraz daha tebliğ biraz daha Peygamber Efendimizin anlatılması gerektiğini düşündüm. Bu mevlitlerin bazı senetlerinin, rivayetlerinin sahih olmadığı kanaati var. Bu ihtilaflı konulara fazla girmek istemedim. Özgün bir tarzda Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinden özellikle ilham alarak; Peygamber Efendimizin hadislerinden, İslam Tarihi’nin kuvvetli rivayetlerinden yola çıkarak 2001 yılında yeni bir mevlid yazmaya karar verdim. Bir yıl sıkı bir çalışma ile mevlidin omurgası ortaya çıktı. Ancak hemen bittiği gibi yayımlamadık. Üzerinde çalışarak pürüzlü gördüğümüz yerleri düzeltmeye çalıştık. Aileme, babama, çevremdeki seydalara, âlimlere okudum, okuttum. Böylece olgunlaştırmaya çalıştım ve 2003 yılının Mart ayında bitirmiş oldum. Daha sonra da 2004 yılında mevlidimiz matbaaya verdik. Ayrıca seslendirmeler de yaptık. Bazı sanatçılar tarafından seslendirildi. Bugün elhamdülillah iki meşhur mevlidin yanında üçüncü mevlid olarak yerini aldı.

Bu çalışmayı yaparken sizi en çok etkileyen olay ne idi?

Ben mevlidi genç yaşımda, daha 25 yaşındayken yazdım. Belki de edebiyatçı olmamın avantajı vardı. Çünkü bu tür çalışmalar için 25 yaş çok genç bir yaş. Ama Elhamdülillah Allah’ın verdiği bir gayretle yazmaya başladım ve bitirdim. Ancak bu mevlidi nasıl yayımlarım diye bir endişe vardı bende. Zira Melayê Bateyi’nin, Mela Eminê Heyderî’nin ve diğer âlimlerin yazdığı mevlitler vardı. Bunların arasına nasıl girerim diye bir endişe vardı bende açıkçası. Süreç bu minvalde bir süre rafta kaldı. Ta ki bir gün babam bana şunu dedi ‘Senin mevlidin nerede, niye çıkarmıyorsun? Bak, mevlidinle ilgili sana bir rüya anlatacağım ama tam anlatamıyorum eğer tam anlatırsam bir mevlit vermek gerekir.’ Ben de bir şey olmaz anlat dedim. Babam daha sonra izah etti. Anlattığına göre; Peygamber Efendimiz yanında bazı şahıslarla birlikte babamın evine geliyor. Ve benim el yazma bir nüsham kendilerinin kitaplığında bulunuyordu. Babam diyor ki ‘Peygamber Efendimiz içeri girdi. Kitaplıktaki o mevlidi aldı öptü ve yüzüne sürdü.’ Bu şekilde anlatınca açıkçası bende bir heyecan oluştu. Yazılmış olan bu mevlidimin kabul gördüğünü anladım ve bir an önce baskıya vermeye gayret ettim.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Kim İslam için, Hz. Muhammed aleyhi selatu ve sellem için bir eser ortaya koyuyorsa Allah ondan razı olsun. Bizler de Allah’ın bir ikramı bir yardımı olarak bu mevlidi kaleme aldık. Rabbime sonsuz şükürler olsun. İnşallah Müslümanlar bundan istifade eder. İnşallah bütün insanlar bize rahmet okur. İnşallah gençlerimiz, insanlarımız Hz. Muhammed’in değerinin bilicinde olurlar. İnşallah Peygamber Efendimiz okurlar, okuturlar, model insan olarak birbirine tavsiye ederler ki, hem dünyamız hem de ahiretimiz Peygamber Efendimizle şenlensin. Peygamber Efendimizin şefaatine bizleri nail eylesin. (Osman Gülebak - İLKHA)