Meşru bir hedef için gayr-i meşru vesileleri kullanmak

13 Ağustos 2017 Pazar, 15:19

Müslümanlar arasında en çok tartışılan konulardan biri de meşru, rabbani, ilahi bir dava için gayr-ı meşru, batıl yollar, vesileler kullanılabilir mi meselesidir. Birçok Müslüman Peygamber Aleyhisselam`ın bu konudaki tavrını detaylıca inceleme zahmetine katlanmadan kendi mantığına göre değerlendirmelerde bulunuyor, Kur`an`dan kendi işine gelecek şekilde yorumlar çıkarıyor. Önce bir şeye karar veriyor, bir şeye inanıyor, sonra da inandığı, savunduğu şeyi ayetlerle ispatlamaya çalışıyor. Allah`ın kitabını düşüncelerine payanda kılıyor.

Bugün ne yazık ki dünya genelinde birçok örgüt, yapı, oluşum davasının İslam olduğunu, İslam için mücadele ettiğini savunup başarı kazanmak için Allah`ın ve O`nun aziz peygamberi Resul-i Ekrem`in yasakladığı, İslam dışı, gayr-i meşru yollara, vesilelere başvuruyor.

İslam`da meşru bir hedef için gayr-ı meşru bir yola izin verilmiş midir? Peygamberin bu konuda uygulaması nedir? Tertemiz Ehl-i Beyt`in ve seçkin ashabın yaşamında, İslami mücadelesinde meşru hedefe varmak için gayr-i meşru vesileler, günah ve zulme, adaletsizliğe götüren yollar benimsenmiş mi?

Bazıları şartları öne sürebilir. Şöyle diyebilirler: “ Bugün düşmanlarımız çok güçlüdürler. Teknolojik, kültürel ve özellikle silah üstünlüğü olarak bizden çok daha ilerdedirler. Devletlerin imkânları, istihbarat örgütleri, karanlık yapılar hep düşmanlarımızdan yana. Devasa propaganda güçleri var. Bizimle mücadele etmek için her türlü çirkin yolu kullanmaktan çekinmiyorlar. Uçakları var, tankları var, füzeleri var, işkence merkezleri var. Yalana, iftiraya, komploya, hileye, kumpasa başvurmak onlar için normal. Şehirlerimizi yıkıyorlar, kadın ve çocuklarımızı öldürüyorlar, çarşı ve pazarlarımıza saldırıp sivillerimize yönelik kıyımlar gerçekleştiriyorlar.”

“Onlarla mücadele etmek için biz de onlar gibi davranmalıyız. Gerekirse biz de yalan ve iftiraya başvurabilmeliyiz. Kazanabilmek için zalimce görünen yöntemlere başvurmak gerekiyorsa biz de yapabilmeliyiz. Kadın ve çocukların ölmesi, Pazar ve çarşıların bombalanması gerekiyorsa davanın selameti için bunu yapabilmeliyiz. Yoksa düşmanlarımızla baş edemeyiz.”

Ve daha başka vesileler. İnsanları İslam`a kazandırabilmek için abartı sanatını kullanmaktan çekinmeyen, uydurma ve İsrailiyat olduklarını bildikleri halde insanların duygularını harekete geçiren menkıbe ve olayları ballandıra ballandıra anlatan, İslam`a aykırı eylem ve söylemleri sahiplenen kişi ve oluşumlar da var ne yazık ki! Yine güçlenme adına İslam dışı ideolojilerin önünü açan, İslam düşmanı kesimlere şirin gözükmeye çalışan, Müslümanlara yönelik zulümleri görmezden gelen, engellemeye gücü yettiği halde İslam ahlakına aykırı uygulamaları engellemeyen ve bütün bunları Müslümanların güçlenmesi, önlerinin açılması adına yapanlar var ne yazık ki!

Peki, Peygamber meşru bir hedef için hiç gayr-i meşru vesilelere başvurmuş mu? Medine yılları… Genç İslam devletinin etrafı düşmanlarla sarılı… Savaşsız gün yok gibi… Düşmanlar hem içerden hem de dışarıdan İslam devletini çökertmek, ilahi mesajın halklara ulaşmasını engellemek için kumpas üzerine kumpas kuruyorlar. Bazen saldırı ve tuzaklar öyle bir hal alıyor ki Peygamber ve Müslümanlar bunalıyorlar, tüm genişliğine rağmen dünya onlara dar geliyor.

İşte böyle bir ortamda Peygamber ve seçkin ashabı Müslümanların sayı ve gücünü artırmak için çırpınırken bir kabile Müslüman olmak için Peygamberin huzuruna geliyor. Kabile ileri gelenleri Peygambere şöyle bir teklifte bulunuyorlar: “ Ey Muhammed biz sana inanacağız. Her ne dersen yapacağız. Kılıçlarımız seninle olacak. Düşmanlarınla, İslam düşmanlarıyla çarpışmak için biz de seninle savaş meydanlarına geleceğiz. Yalnız senden bir ricamız var. Asırlardır yaşayageldiğimiz adet ve geleneklerimizi birden bırakmak çok zor. İslam`ı tam yaşayabilmek için bize biraz zaman tanı. Çok değil bir yıl. Bir yıl bize müsaade et. Namaz kılmayalım veya yavaştan yavaşa namaza alışmaya çalışalım. Bir de putlarımızı bırakmak bize ağır geliyor. Peyderpey onlardan uzaklaşalım. Yavaş yavaş onlara ibadeti azaltalım ve bir yılın sonunda onları tamamıyla bırakalım.”

Çok mantıklı ve masumane bir teklif gibi geliyor çoğu insana değil mi? Peygamber şöyle düşünebilirdi: “Bir yıl daha namaz kılmasalar ve ara sıra putlara tapsalar ne çıkar? Bizim adama ihtiyacımız var, güçlenmeye ihtiyacımız var. Bu fırsatı tepmeyeyim. Nasıl olsa onlar artık bizim taraftarlarımız. Biraz anlayış, tolerans ve hoşgörüden kim ölmüş?”

Evet, Peygamber böyle düşünebilirdi. Ama o ne yaptı? Bu teklife şiddetle karşı çıktı. Tereddüt etmeden ret etti. Çünkü o hak bir dava için batıl bir vesileye başvurmayı kesinlikle meşru görmüyordu. Ne pahasına olursa olsun başarı ve zafer için batıl vesilelere meyletmeyi doğru bulmuyordu. Çünkü onun hedefi hakkı hâkim kılmaktı. Hakkı hâkim kılmak hedefindeki bir insan nasıl batıldan faydalanır? Batıldan faydalanmak batılın kendisi değil mi?

Peygamber Efendimiz, mübarek yaşamında birçok musibet ve zorluklarla karşılaşmış, bu zorlukları atlatmak için eline bazı fırsat ve imkânlar geçmiştir. Ancak bu vesileleri gayri meşru gördüğü için iltifat etmemiş, onlardan yüz çevirmiştir.

Özellikle Mekke döneminde Peygamber çok büyük zorluklarla karşılaşmış, bazen tıkanma noktasına gelmiş, az sayıdaki mümin Peygambere başvurup yardım ne zaman diye feryat etmiştir. Böyle zamanlarda müşrikler de sıkıştıkları için orta bir yol bulmak için Peygambere başvurmuşlar, dünyevi mantıkla düşünüldüğünde parlak tekliflerde bulunmuşlardır. Mesela gel bize lider ol, devletimizin başına sen geç veya seni Mekke`nin en zengini yapalım demişlerdir.

Peygamber bu tür fırsatları kullanabilirdi. Davetine bir süre ara verebilir, devlet gücünü ve mali desteği arkasına aldıktan sonra tekrar mücadelesini sürdürebilirdi. Onlara hoş görünerek, bazı tavizler vererek düşmanlarını aldatabilir, belli bir güce ulaştıktan sonra yoluna kaldığı yerden devam edebilirdi?

Peygamberin bunların hiç birini yapmadığını görüyoruz. Karşısındaki düşman ne kadar gaddar ve güçlü olursa olsun; İslami hareket ne kadar sıkıntılı dönemlerden geçiyor olursa olsun, Peygamberin İslam ahlak ve akidesinde zerre kadar taviz vermediğini görüyoruz. Peygamber Efendimiz yaşamı boyunca batıl vesilelere başvurmadı. Adalet ve doğruluktan zerre sapmadı. Zafer ve başarı hırsıyla veya zorluklardan kurtulma amacıyla batıl yanlılarının başvurduğu ahlak dışı, insanlık dışı metotları benimsemedi. Asla onu zulme götürecek, haksızlığa yol açacak, masum sivilleri mağdur edecek vesilelere tevessül etmedi.

Evet, akıllı davrandı. Maslahatı gözetti. Düşmanlarıyla zekice savaştı. Neyi ne zaman, nasıl yapacağını iyi bildi. Dâhiyane metotlarla düşmanlarını tuzağa düşürdü, onları şaşkına çevirdi. Allah`ın yardımı ve üstün ferasetiyle nice çok topluluklara az sayıdaki taraftarlarıyla galip geldi. Ama asla inancından, akidesinden, davasından taviz vermedi. Davası her ortam ve zamanda güneş gibi parladı, insanlara ilahi mesajları katışıksız bir pınar suyu gibi berrak bir şekilde sundu.

Ashabı ve Ehl-i Beyti de o yüce önderin yolunu sürdürdü. Buna en güzel örnek Hazreti Ali`nin Sıffin savaşındaki ve İmam Hüseyn`in Kerbela yolundaki pratikleridir.

Sıffin savaşında iki Müslüman ordu karşı karşıya gelmişlerdi. Kuşkusuz biri Peygamberin dinini ihya etmek isterken, diğeri dünya ve saltanat peşindeydi. Muaviye`nin ordusu Sıffin`de bulunan su kaynaklarını ele geçirmiş, Hazreti Ali`nin ordusuna suyu kesmişti. Hazreti Ali`nin ordusu susuzluktan helak olmak üzereydi. Hazreti Ali ne yaptıysa Muaviye suyu bırakmadı. Sonunda ordusuna saldırı emri vermek zorunda kaldı Hazreti Ali… Hazreti Ali`nin ordusu su kaynaklarını Muaviye`nin ordusundan geri aldı. Hazreti Ali`nin ordusunda bulunan bazı kimseler Muaviye ve taraftarlarını zayıflatmak için şöyle bir teklifte bulundular: “ Onların yaptığını biz de yapalım. Suyu keselim. Böylece Muaviye`nin ordusu susuzluktan ötürü güçsüz düşer. Onları rahatça yeneriz.”

Kendilerine İslami hareket adını uygun gören, İslam davası için savaştığını iddia eden günümüzdeki birçok örgüt ve yapı ben inanıyorum ki eğer bu teklif onlara yapılmış olsaydı büyük bir sevinçle kabul ederlerdi bunu. Çünkü çok daha çirkin yollara başvuruyorlar kazanabilmek için. Müslüman kadın ve çocukları öldürüyorlar, camileri bombalıyorlar, Müslüman şehirlerdeki çarşı ve pazarları içlerindeki sivillerle birlikte havaya uçuruyorlar. Bir şehri ele geçirebilmek için orada bulunan binlerce kadın ve çocuğun katledilmesini hoş görüyorlar. Onlar gibi düşünmeyen, onların mezhep ve meşrebinden olmayan sivilleri kurşuna dizmeyi olağan işlerden sayıyorlar.

Ama Hazreti Ali şiddetle karşı çıkıyor bu çirkin teklife. “ Biz onlar gibi değiliz.” Diyor. “ Biz Allah`ın dinini ihya, hakkı ayakta tutmak için savaşıyoruz. Nasıl böyle çirkin bir vesileye başvururuz. Suyu hayvanlara, hatta kâfirlere bile kesmek caiz değil. Kaldı ki onlar bizim kardeşlerimiz. Evet, aramızda savaş var. Biz doğru, onlar yanlış yoldalar. Biz Muhammed`in sahih yolunu tekrar ihya etmek isterken, onlar saltanatlarını güçlendirmek için savaşıyorlar. Ama onlar neticede Müslüman, Müslüman bir grup. Onlara suyu nasıl keseriz?”

Hazreti Ali, bu yola başvursaydı kazanma ihtimali yüksekti. Ama yenilme pahasına bunu kabul etmiyor. Büyük kazanımlar için bile olsa meşru olmayan vesilelere ilgi göstermiyor.

Burada şunu da gözden kaçırmamalıyız kardeşler. Hazreti Ali savaştığı grup için kardeşlerimiz diyor. Müslüman bir grup diyor. Kaldı ki Sıffin`deki ordu Cemel Ordusu gibi de değil. Yani iki İslami cemaatin kavgası değil bu. Üstad Bediüzzaman`ın tabiriyle Allah`ı ve ahreti arzulayanla dünyevi iktidar peşinde koşanların savaşı. Lakin Hazreti Ali onları tekfir etmiyor, kanlarını, mal ve çocuklarını helal saymıyor. Yanlış yolda olan kardeşleri olarak vasfediyor.

Günümüzün tekfircilerini, en ufak bir şeyde kardeşini tekfir eden bahtsızları, düşman gördüğü Müslüman`ın canını, malını, ırzını helal sayan gafilleri Allah`a havale ediyoruz.

İmam Hüseyn de hak dava için batıl vesilelere asla itibar etmeyen insanlardan biriydi. Kerbela yolunda önü kesilince, bu tuzaktan kurtulmak için Yezid`e biat elini uzatabilirdi.

Bir düşünün, on bin kişilik tam teçhizatlı bir ordu tarafından çölün ortasında kuşatılıyorsunuz. Düşmanınız son derece acımasız. Gözlerini kan bürümüş. Dünya hırsı ve nefsanî arzulardan kaynaklanan kin ve nefret onları öyle esir almış ki her türlü kötülüğü yapabilecek durumdalar. Siz yalnızsınız. Yerleşim yerlerinden uzak ıssız bir çölün ortasındasınız. On bin kişiye karşı savaşabilecek sadece yetmiş civarında adamınız var. Kadınlar ve çocuklar da sizinle. Onlara da her türlü kötülük yapılabilir. Ayrıca günlerdir muhasara altındasınız, suya giden yollar kesilmiş olduğu için aç ve susuzsunuz. Çocuklar açlık ve susuzluktan ağlıyorlar. Hastalarınız var. Susuzluk öyle büyük ki çoğunuz savaşacak takati kendinizde bulamıyorsunuz. Yenilirseniz kadın ve çocuklarınız esir alınabilir, namus ve özgürlükleri tehlike altına girebilir.

Peygamberin aziz evladı böyle bir durumdaydı işte. Ve düşmanlarından kurtulmak, kendini emniyete alabilmek için sadece bir şey istiyorlardı ondan. Yezid yönetimine boyun eğmek, ona tabi olmak, onu meşru kabul etmek.

Birçoklarının yaptığı gibi İmam Hüseyin de maslahat deyip geçici olarak Yezid`e boyun eğebilirdi. Kendinin, dostlarının, ailesinin, kendisiyle birlikte olan kadın ve çocukların hayatını kurtarmak için Yezid`e yalancıktan biat edebilir, fırsatını bulduğu an tekrar kıyama başvurabilirdi. Ama o bunu yapmadı? Hak davası için batıl bir vesileyi meşru görmedi. Canı pahasına, dostlarının kıyımdan geçirilmesi pahasına, kadın ve çocuklarının esir düşmesi pahasına geçici de olsa, takkiye niyetine de olsa zulüm düzenini onaylamadı, zalim yöneticiye boyun eğmedi, zalimin iktidarını meşru görüp ona biat etmedi. Hak için batıl vesileden faydalanmadı yani.

Günümüzün Müslümanları, hak davanın taraftarları, İslami mücadelenin, İslami hareketin evlatları, gerçekten İslam`ı yeryüzüne hâkim kılma sevdalısı olanlar düşmanlarımız, batıl taraftarları meşru olmayan yöntemler kullanıyorlar, onlarla mücadele etmek için biz niye kullanmayalım diyemezler. Allah`ın kitabında, Resulullah`ın sünnetinde, seçkin ashabın ve temiz Ehl-i Beyt`in pratiğinde böyle bir şey yazmaz.

Müslüman`sak her şeyimiz Müslüman`ca olmalı. Cihat ahlakımız Müslüman`ca olmalı, tebliğ metodumuz Müslüman`ca olmalı, mücadelede yöntemimiz Müslüman`ca olmalı, dost ve düşmanlarımızla ilişkilerimiz Müslüman`ca olmalı… İslami ve insani değerler, ahlaki düsturlar her ortam ve şartta olmazsa olmazlarımız olmalı.

Sadullah Aydın | İnzar Dergisi | Ağustos 2017 | 155. Sayı