Henry Kissinger'in 3. Dünya savaşı fantezisi

22 Kasım 2017 Çarşamba, 10:42

Ortadoğu'dan Kuzey Afrika'ya, Asya Pasifik bölgesinden Güney Amerika'ya kadar uzanan geniş alanlarda elinde “Oyuncu” kozu bulunan tüm güçler sahada kıran kırana bir hakimiyet mücadelesi içerisindedirler.

Kimi yerlerde “asıllar”, kimi yerlerde ise “vekiller” üzerinden yürütülen bu mücadele, yerine göre “küresel” ya da “bölgesel” nitelikler taşısa da bir tür “3. Dünya Savaşı”nın ısınma hareketleri olarak göze çarpmaktadır.

Herkesin birbirlerine diş bilediği bu sürecin akıbeti şimdilik meçhul olsa da ABD'li eski diplomat Henry Kissinger'in çatışmacı gerginlik ekseninde süren dünya siyaseti üzerine medyaya yansıyan bazı değerlendirmeleri, belki de Batı bloğunun gönlünde yer edinen istikbal senaryosunun kodlarını ele vermesi açısından önemli gibi duruyor.

Medyaya yansıyan değerlendirmelerinde Henry Kissinger özetle şöyle bir senaryo çiziyor:

“3. Dünya savaşı yakındır… Eğer savaş tamtamlarını duymuyorsanız sağırsınız demektir… ABD şu anda Çin ve Rusya'yı kandırıyor. Çin'e askeri gücünü artırmasıyla ve Rusya'ya da Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından sahte kabadayılık hissini verdik. Bu onlar için daha hızlı ölüm olacak. Yaklaşan savaş o kadar ağır olacak ki, sadece bir süper güç kazanacak ve bu bizim milletimiz olacak…

Üçüncü dünya savaşı yolda ve bunun başlangıç noktası İran olacak!
Orduya ‘Stratejik önemlerinden dolayı 7 Orta Doğu ülkesinin kontrolü bizde olmalı' dedik. Çünkü o ülkelerde petrol ve diğer ekonomik kaynaklar bulunuyor. Şimdi tek adım kaldı: İran'ı vurmak… Büyük Rus ayısı ve Çin orağı uykudan uyanacak ve ardından israil bütün silahlarıyla öldürebildiği kadar Arap öldürecek. Umarım her şey yolunda gider ve Ortadoğu'nun yarısı israil'in olur. Bizim gençlerimiz son yılda oyun konsollarında iyi eğitim gördü. Yakın gelecekte neler olabileceğinin aynası olan yeni Call of Duty 3 oyununu görmek enteresan olacak. Askerlerimiz kurallara uyacak ve Müslümanları küle dönüştürecek, sokaklarda çılgın Rus ve Çinlilerle savaşacak.
Yeni bir dünya düzeninin inşa edilmesi gerekiyor. Sadece bir tane süper güç olmalı. Kazanan global bir hükûmet olacak. Unutma ki, ABD en iyi silahlara sahip ve hiçbir toplumda olmayan ekip bizde bulunuyor. Ve zamanı geldiğinde bu silahları dünyaya tanıtacağız.”

İbranice metinlerin ‘İslamileştirilmesi'

Kissinger'in gelecek için çerçevesini çizip Washington-Tel Aviv hattının mutlak hükümranlığıyla taçlandırdığı müstakbel dünya savaşı senaryosunun neticeleri bir yana, aslında bu süreçte yaşananların, 3. Dünya Savaşı söylemleriyle örtüşen bir çok yanının bulunduğu gerçeğini inkar etmemiz imkansız görünüyor. Hem de ekonomik, siyasi, askeri ve jeo-politik unsurları bünyesinde barındıran klasik ötesi bir asimetrik savaş çeşidini içeren komplike savaş türü şimdilik belirli alanlarda sürüyor olsa da yan etkilerini neredeyse tüm dünya iliklerine kadar hissediyor.

Senaryosu çizilen müstakbel dünya savaşı için “Nesne” olarak İslam dünyası ve ağırlık merkezi olarak da Ortadoğu'nun seçilmiş olması ise Müslümanlar olarak hepimizi daha fazla ilgilendiriyor. Lakin ilgimizin ön alma şeklinden çok uzak olması kadar, aktör olduğumuz hissi, çoğu kez bize tevdi edilen “figüranlık” rolünün üzerini örten kesif bir perdeye dönüşüyor.

Batılılar için Ortadoğu demek, ekonomik kaynakların sömürüsü ve bölgenin jeo-stratejik konumundan faydalanma arzusu kadar siyonist rejimin güvenliği ve yayılmacılığının garantiye alınması demektir. Ön tedbir olarak siyonizm karşıtlığı üzerinden safları sıkılaştırma mecburiyeti ortadayken, istikbali İbranice'den tercüme edilen söylem ve stratejiler üzerinden konumlanarak okumak ve buna göre pozisyon belirlemek İslam aleminin yumuşak karnını oluşturmaya devam ediyor.

Siyonist rejimin eski savaş bakanlarından Moşe YALON'un basına yansıyan şu açıklaması meramımıza ışık tutacak en iyi itiraf niteliğinde bulunuyor: 

“israil ile Suudi Arabistan İran'ı ortak düşman olarak görüyor… Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el Cubeyir'in bizim İbranice söylediklerimizi Arapça olarak söylüyor olması bir tesadüf değil… israil'in yok edilmesini isteyen İran, Suudi Arabistan'ı da tehdit ettiği için ortak düşman sayılıyor…”

Son süreçte Suudi ile İran arasında başlayan gerginlik, tüm bölgeyi etkileme potansiyeline sahip bir sürece eviriliyor. İran ile Suudi'nin birbirlerinden hazzetmedikleri zaten biliniyor. Ancak hazzetmeme sorununun israil denen katil rejimle alenileşen bir ittifak olgusuna dönüştürülmesi, Suudi'nin siyonizmin truva atı rolüne ne denli soyunduğunu gözler önüne seriyor. Hatta bu durum, aslında İran etrafında oluşturulan “öcü” rolünü ve bu “öcü rol” üzerine ikame edilmek istenen siyonizmle ittifakın meşrulaştırılması çabalarını daha keskin bir şekilde sorgulanması gereğini ortaya koyuyor.

Suudi makamlarının geçen yıl İhvan'ı “Terör” listesine alması, geçen günlerde aynı şeyi HAMAS için yapması ve israil'le savaşmanın HARAM olduğuna dair yayınlanan fetvalar, meselenin İran'la sınırlı olmadığını göstermeye yetmektedir.

Burada Yalon'un “İbranice söylediklerimizin Arapça'ya tercüme edilmesi” söylemi aslında tespitin kralı babından son derece doğru tanımlanmış bir söylemdir.

Aslına bakılırsa son yıllarda yaşanan Suud kaynaklı bölgesel söylem ve stratejiler başından beridir “İbranice kaynaklı” söylem ve stratejilerdir.

Hatta daha da ötesi vardır; “İbranice metinlerin tercümesi”, genel anlamda Trump'un “KILIÇ DANSI” ile alenileştirildi denilebilir. Öncesinde ise tercüme edilen İbranice metinler önce belli mahfillerde arıtmaya tabi tutularak “İslamileştirilme” sürecinden geçirilir, ardından mezhep istasyonlarında “Sünnileştirilme” kalıbına dökülerek “Hacı-Hoca kılıklı” zevatlar üzerinden kılcal damarlarımıza enjekte edilirdi.

Haliyle farkında olmadan damarlarımıza zerk edilen zehri çoğumuz nimetten sayarken, ilişki biçiminin KILIÇ DANSI sonrası alenileşme sürecine girmesi, belki de gerçek bir nimet olarak önümüze çıkmıştır.

Kissinger gibi maceraperest psikopatlar aslında istediğimiz gibi asıp keseriz tadında sarf ettikleri sözlerin ilham kaynağı, sihri bozulan ABD'nin gücü değil, İslam dünyası içerisinde palazlandırdıkları “İbranice metinlerin” tutkunlarına duydukları güvendir.

GÜNEYDOĞU'NUN RÖNTGENİ

MAK DANIŞMANLIK adına açıklamalarda bulunan Mehmet Ali KULAT, Güneydoğu saha araştırması üzerine detaylarını sonradan paylaşacağı araştırma ile deyim yerindeyse bölgenin röntgenini çizerek bazı tespitleri maddeler halinde sıralamış:

1. HDP bölgede ciddi şekilde eriyor. Sırtını Kandile, PKK ya da PYD'ye dayamaya devam ettikçe iflah olması zor bir sürece girmiş görünüyor…    

2. Bölgede Hüda-Par yoğun hissediliyor. İlginç ve yıllar önceki Refah Partisi benzeri birebir temasa dayalı bir politikayla her yerdeler. Üzerlerindeki "negatif hizbullah algısını" aşarak toplumsal akreditasyonu yakalamaya başlamışlar. Gençlik kolları ve özellikle kadın kolları çok yoğun çalışıyor.

3. MHP ve CHP bölgede neredeyse sıfırı tüketmiş.

4.  İYİ Parti'nin akıbetini soran çok kişi var. Ne olur? Ne yapar diye soruyorlar? En azından bölgede bu soru bizi şaşırttı.

5. AK Partililer özetle "birbirini yiyorlar..." AK Parti kendi muhalefetini (!) hem de en acımasız şekilde inşaa etmiş görünüyor. Herkes rakibini, fetöcü, yolsuz, hırsız vs. çirkin ithamlarla suçluyor. Bu ithamlar; vekillere, belediye başkanlarına, il-ilçe yöneticilerinin hepsine yapılıyor. Her şeye rağmen halkın gözünde ve gönlünde Recep Tayyip Erdoğan sevgisi tüm siyasi aktör ve argümanların üstünde...

Mehmet Ali Bey'in bölgenin nabzını iyi tuttuğuna şüphe yok. “Tespit” babından iyi noktalar yakalamıştır. Lakin bazı şeylerin gerekçeleri tartışmaya açık olmakla beraber çekince konulacak türden ögeler barındırmaktadır.

Özellikle de ilk iki madde…

HDP'nin erime sürecinde olduğu gerçeği inkar edilemez. Erime hızında yavaşlama veya durma olsa da –ki var olması mümkün- hükümetin son süreçte yöneldiği aşırı güvenlikçi politikalar genel anlamda başgösteren memnuniyetsizliklerin HDP çevresine mükemmel bir propaganda imkanı sunması.

“Sırtını Kandile'le, PKK'ye, PYD'ye dayamaya devam ettikçe eriyeceği” tespiti de bence tartışmaya açıktır. HDP ve paralelindeki siyasi gelenek, sırtını belirtilen ögelere dayadıkça güçleniyor. Sırtına vurulup yastıksız bırakıldıkça da güçsüzleşiyor. Bu çizgideki siyasi yelpazeyi ayakta tutan şey PKK'nin silah gücü olmuştur gerçeği çoğu kimsenin yadsıyamayacağı bir gerçekliktir.

HÜDA PAR'ın görünürlüğü meselesine gelince;

HÜDA PAR'ın alanda görünürlüğünün arttığı hususu doğrudur. Ama “Hizbullah algısının negatifliği” meselesi tartışmaya açık durumdadır. Malum olduğu üzere Türkiye'de siyaset yapma geleneği “çamurdan beslenen” bir arka plana sahiptir. HÜDA PAR'ın kurulup sahneye çıkışı, fanatize edilmiş siyasal zeminin yeni alternatiflere uygun olmadığı bir zaman dilimine denk düşmesi, katıldığı seçimlerde hakkettiği yere gelemeyişinde en önemli etken olmuştur. “Hizbullah algısı” ise PKK'nin siyasal türevlerinin gündeme taşıyarak canlı tutmaya çalışması, belki de bu cenahın Hizbullah fobisiyle ilgili bir durumdur. Bunun HÜDA PAR'ın hakkettiği yere gelememiş olmasıyla pek alakası yoktur.

Yine de MAK DANIŞMANLIK'ın önümüzdeki günlerde paylaşacağı Güneydoğu Raporu'nun detaylarını merakla bekliyoruz. 

(Doğruhaber)