Biz mi Kudüs'e, Kudüs mü bize muhtaç?

17 Aralık 2017 Pazar, 13:42

Ümmetin parçalanmışlık ile dağılmışlığı arttıkça Kudüs'ün de etrafındaki çember, paralel bir şekilde daralıyor. Trump'ın Kudüs'ü siyonizmin başkenti ilan etmesini bu şekilde anlamak gerekir. Dolayısıyla ümmetin bitişik kalmış son azalarına vahşice dadanan, bunları da bir birinden ayırmak için bütün şeytanlıkları kullanan aklın merkezinde siyonizmin aklının olduğundan hiç bir zaman şüphe etmemek gerekir.

Selahattin'in hayatını okuyanlar, 12.yüzyıl ile 21.yüzyıl arasındaki benzerliği hemen fark edeceklerdir. 12.Yüzyılda da Kudüs'e dadanan haçlı aklı, öncesinde ümmetin birliğini parçalamış, Mısır ile Şam arasında mezhep fitnesini derinleştirmiş ve Kudüs'ü muhafızsız bırakmıştı.

O gün Kudüs mü ümmeti kurtardı yoksa ümmet mi Kudüs'ü, sorusuna cevap vermekte çok zorlanıyorum doğrusu. Zira ümmetin o gün Kudüs'ü kurtaracak mecali yoktu. Tıpkı bu gün olmadığı gibi. Ancak altı çizilmesi gereken bir başka husus vardı o gün;

Selahattin-i Eyyubi, fitne ve tefrikanın tam ortasında, mezhepsel ihtilaflar ile taht kavgasının merkezinden, Kudüs merkezli bir rabıta kurmuştu. Selahattin, hiç bir şekilde Müslümanların bir birleri ile uğraşmalarına, bir birlerinin kanlarını akıtmalarına müsaade etmemiştir. Gücünün en önemli kaynağı belki de bu idi.

Bütün farklılıkları ustalıkla bir'leştirmiş, ihtilafların ayaklarına vurduğu prangaları kırmış, sarayın önüne koyduğu sayısız engelleri bir şekilde yenerek ümmetsel bir güç doğurmuştu. Yani ümmeti yeniden diriltmişti. Bu gün Selahattin'i Kürtlüğe, Fatımiliğe veya Abbasiliğenisbet edenler büyük bir yanılgı içindedirler. Onun gücü bunların hiç birinden değil, "ümmet"oluşundan idi. Bizim asıl görmemiz gereken ve Kudüs'ü kurtaran güç de bu idi.

Onun ordusunun en önemli özelliği, sadece tevhit bayrağının etrafında meydana gelen kenetlenme idi. Zira bu bayrağın altında Kürtler, Türkler, Araplar, Çerkezler ve diğer etrafta bulunan tüm halklar vardı. Müslümanların parçalanmışlığından Kudüs merkezli bütün kesimlerin tam bir kenetlenmişlik gösterdiği ümmetsel bir bütünlük oluşturdu.

Yani Kudüs, ümmetin imdadına yetişti, dağınıklığı kardeşliğe çevirdi. Veya ümmet, Kudüs'ün imdadına yetişti ve haçlıları darmadağın ederek Kudüs'ü azad etti.

Şimdi tekrar sormak istiyorum; biz mi Kudüs'e muhtacız, yoksa Kudüs mü bize? İkisi de doğrudur aslında. Tam da bu noktada itikadi bir hususa dikkatleri çekmek istiyorum; Allah (cc), mukaddesatlarını korumaya elbette ki kadirdir. Tıpkı Kur'an'ını koruduğu, Kâbe'sini koruduğu gibi.

Bu gün, İslam ülkelerinin yoğunlaşmaları gereken bir tek husus vardır aslında; Kudüs'ü ümmetin kurtuluşuna vesile kılmak. Veya Kudüs'ün şahsında ümmeti kurtarmak. İİT zirvesinde alınan karar, önemli olmakla beraber yetersiz olduğu hepimizce malumdur. 12. Yüzyılda gözlerini kan bürüyen haçlıların on binlerce kilometre uzaklardan gelip yüz binlerce insanlarını kaybetmeyi göze almaları gibi bu gün de ABD'nin ve Siyonizmin gözlerini kan bürümüştür. O büyük gün, her geçen saat biraz daha yaklaşmaktadır.

Ümmetin hazırlıklarının da bu güne yönelik olması lazımdır. Türkü, Kürdü, Arabı, Acemi aşmamız, hepsini tevhid bayrağı altında buluşturacak bir ittifaka imza atmamız artık kaçınılmaz olmuştur. Şatafatlı, gözleri kamaştıran, şa'şa'lı toplantı ve zirvelerin derman olması mümkün değildir. Bizim ihtiyaç duyduğumuz; formalite birliktelikler değil, özde birlikteliklerdir.

Bizim tarihimiz, stratejiler, dersler ve tecrübeler hazinesidir. Bunları gün yüzüne çıkarmanın zamanı gelmiştir. (Doğruhaber)