Kutsal mekanlar ve Al-i Suud rejimi

05 Kasım 2018 Pazartesi, 13:00

Arabistan, Hicaz, Mekke ve Medine isimleri her Müslümanda heyecan uyandırır. Her mümin, kutsal toprakları bir gün görüp ziyaret etmek sevdasıyla yaşar. Henüz görmediği bu yerlerin hayalini kurar. Bu mekanların manevi, nurani havasını teneffüs etmek için çareler arar. Oraları ziyaret ettikten sonra oralarda kalmayı ve orada ölüp oranın toprağına gömülmeyi arzu edenler de vardır.

Hacc veya umre için gerekli işlemlerden sonra yola çıkan hacı adayı neşeli ve heyecanlıdır. O artık başka bir dünyaya, adeta meleklerin yaşadığı bir diyara yol aldığı hissini yaşar. Çok arzuladığı o diyarlara varıp günahlardan temizlenecek ve melekvari bir şekilde günahsız olarak dönecektir.

Ancak bu tatlı heyecan fazla uzun sürmez. Suudi Arabistan'daki hava alanında karşılaştığı manzara onun düşlerini sarsar. Mekke ve Medine'ye vardığında karşılaştığı ve gördüğü manzaralar onu daha da şaşırtır. Dev oteller, gökdelenler, düzensiz trafik ve kalabalık, Kâbe'nin neredeyse içine sokulacak kadar yakın ve onu gölgede bırakan yüksek binalar asabını bozar. Bu betondan yapılar arasında manevi bir hava yakalamak oldukça zordur.

Haccımız, Mescid-i Nebi, Kâbe-i Şerif ve tarihi olayların yaşandığı diğer mekanlara yakışır bir hizmetin yapılmadığını anlar. Dahası buraların tarihi dokularının yok edildiğini, Rasulullah (sav) ve ashabını hatırlatan hiçbir şeyin kalmadığını görür ve bunun neden böyle olduğunu kendi kendine sorar durur ve bir an önce dini vazifesini tamamlayıp memleketine dönmek ister.

Kutsallıklara naslarla ifade edilen Mekke-i Mükerreme  ve Medine-i Münevvere adeta bir beton yığınıdır. Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebi de birer beton ve mermer yığınına çevrilmişlerdir. Bu kutsal toprakların haremiyeti yok edilmiştir. Medine'nin tarihi yeşilliğinden ve meşhur hurma bahçelerinden eser yoktur. Her taraf ya lüks mağaza ve oteller veya Çin ve Japon mallarının satıldığı turistik eşya çarşılarından ibarettir.

Din görevlisi olarak Hacc'a gitmiş bir arkadaşım anlatmıştı. Gurubundan bir bayan, arkadaşa sormuş: ‘Hocam şu dağlar Rasulullah efendimizi gördü mü?' Görevli arkadaş ‘evet gördü' deyince kadın  ‘Ey dağlar söyleyin bana nasıldı o yüce insan' deyip ağlamaya başlar. Kadıncağız şehrin kalabalığı içinde Rasulullah'ı ve dönemini hatırlatan eskiye ait bir şey bulamayınca dağlara yönelmiş onlara seslenerek içindeki sevdayı bu yol ile ifade edebilmiştir.

Suud yönetiminde çevreyi koruma duyarlılığı ve bu yerlerin harem olduğu düşüncesi yok maalesef. Tam bir bedevi kafa. Kâbe'nin burnundaki dağa, Medine'yi çeviren dağların başına bile kralları için saray yapmışlar.

İslam tarihinde çok önemli bir hadise olan Uhud savaşının cereyan ettiği yere gidiyorsunuz. Orada gördüğünüz manzara da içler acısı. Savaşın geçtiği alan yerleşime açılmış ve orada mahalle kurulmuş. Sanki dört bir yanı açık olan Medine'de mahalle kuracak yer kalmamış da böyle yapmışlar sanırsınız.

Uhud, tarihin en büyük dersinin yaşandığı bir yer. ‘Hata yapan, ihmal gösteren kim olursa olsun yenilir' ilâhi mesajının yaşanarak alındığı mekandır. Bu yerin bu mesajı ziyaretçilere hatırlatacak bir tarzda dizayn edilmesi çok mu zor?  Uhud alanının tarihi filmlerde olduğu gibi bir görüntüye kavuşturulması ve orayı ziyaret edenlere o tarihi anın bu şekilde hatırlatılması günah mıdır? Kutsal topraklar ziyaretçisinin orada gördüğü - diğer kutsal mekanlarda olduğu gibi- inci boncuk satan düzensiz ve dağınık bir çarşıdan başka bir şey değildir.  

Hasılı Suud yönetimi Haremeyn-i Şerifeyn'i idare edecek ehliyet ve liyakate sahip değildir. Suudi yönetiminin   ‘Rahman'ın misafirlerine hizmet bizim için şereftir' sözü lafta kalan kuru bir slogandan ibarettir.

Haklı olarak diyeceksiniz ki, ABD'nin kucağına yatmış, her şeylerini emperyalist güçlerin güvencesine terk etmiş müfsit bir rejimin Uhud'un tarihi mesajını yaşatacak düzenleme yapması beklenir mi? Doğru, ama diğer acı bir doğru daha var ki, bütün İslam alemi bu vahşi ve cani yönetime bir şey diyemiyor. (Doğruhaber)