Dil-i âgâh olmak

20 Aralık 2016 Salı, 02:29

Evrenin sırrını çözme uğraşı veren bilim adamları ve dahi insan hakikatını çözmüş ilim ve hikmet ehli, koskoca evrenin insan bünyesinde kodlandığına vakıf olmalarını, bugün biraz daha hayretle karşılamaktayız.

Günümüz teknolojisinin yardımı ile bulunan, fakat anlamlandırılamayan birçok bilgi, bulgu, olgu bundan asırlar önce nebiler ve hikmet ehli kimseler tarafından önümüze konulmuş oysa.

Üzerinde durup düşünmediğimiz, bakıp görmediğimiz, duyduğumuz fakat dinlemediğimiz nice kıssalar, menkıbeler, hikmetli sözler; olaylar, olgular ve hayatlar sanki bir boşluğa akıp gidiyor şu yaşadığımız bilgi çağında.

Eşyanın mahiyetine vakıf olabiliyor ama sırrına vakıf olamıyoruz.

Öğrendiklerimiz bir sırrı hakikatın kapısını işaret etse de, biz "öğretildiklerimiz" ile  kifayet buluyoruz.

Eşyanın sırrını, varlığın hikmetini anlamlandıramadığımız için bilgi, ruh dünyamızdan çok maddi hayatımızda yer buluyor.

Bildiklerimiz, öğrendiklerimiz katmıyorsa bir şey hayatımıza, maddeden manaya hasıl olamadığımızdandır.

Varlığın hakikat sırrını çekirdeğinde yani özünde aramadığımızdandır.

Koskocaman bir ağacın, gövdesi, tüm dalları, yemyeşil yaprakları, rengarenk meyveleri , adeti, ebatı, tadı, vitamini, rengi, kokusu hepsi ama hepsi küçücük bir çekirdeğin içinde kodlanmış.

İnsan hakikati nerede arıyor ?

Oysaki O, Seninle hayat buluyor.

Etrafındaki herşey seninle hayat buluyor ve sana hakikatın özünü ışığını  yansıtıyor.

Her ne kadar günümüz hegomonyası kendinden önceki tarihi, karanlık diye adlandırsa da, tarihteki bir çok toplum, millet, medeniyet bu hakikat ışığına vakıf olabilmişler.

Evreni, dünyayı doğayı okudukça İnsanı, İnsanı okudukça özün, hakikatın sırrına vakıf olmuşlar.

İşte Hz. Ali kuyu kazmaya başladığında hakikatin sırrından bir tılsım vermiş toprağa.

Onca insanın anlamadığı, merak da etmediği sır karşısında toprağın bağrından su vucuda gelmiş.

Sırrın hakikati toprağı ağlatmış.

Sırtındaki aba, parmağındaki yüzük ve  belindeki zülfikar, oturduğu ev, ekip biçtiği toprak, dokunduğu, baktığı, gördüğü her şeyle bir ünsiyet  kurmuş, hasbi hal etmiş ve Onunla herşey daha bir anlam kazanmış.

Şehadetinden bir gün önce, Onu son kez göreceklerini anlayan avludaki tüm kümes hayvanları, kazlar, tavuklar feryad ı figan etmişler.

Ona çarpıp kanını akıtan kılıcın feryadını tüm mevcudat duysa da, tutan el duymamış.

Onun ceddi Hz. Resulullah Yesribe ilk teşrif ettiklerinde, devesinin yularından tutan onca insan, adeta yalvarırcasına evlerine davet etmişler fakat O, 'bırakın devenin yularını, O nereye gideceğini bilir' dediğinde aynı hakikatin dilini konuştuklarını görüyoruz.

Peygamberin lanse ettiği hakikatlerden birini de devenin vesilesi ile öğrenmişler ;

Onun mekanı cenneti, fakirlerin hanesiymiş.

Elinde ölü bir kuşla duvar kenarında ağlayan çocuğu gördüğünde, taziye dileklerinde bulunması, kuşu beraberce defnetmeleri aynı hakikatın sırrına vakıf olmalarından olsa gerek.

Zira İlahi alemden henüz yeni gelmiş, fıtratı bozulmamış bir çocuk, özünde var olan hakikatın kodları ile tüm eşya ve varlık ile iletişimdedir.

Yetişkinlerin hamlaşarak unuttukları sır, Onda henüz taptazedir.

Bu yüzden çocuklar, hakikatin diline yetişkinlerden daha çok vakıftırlar.

(Mecid Özer)