Hizbullah'a kırmızı bülten, FETÖ’ya koruma

30 Mart 2017 Perşembe, 00:12

MİT tartışmalarının Almanya’da gündem olması ve medyanın konunun üzerinde ısrarla durması sonucu siyasilerin de demeç üzerine demeç vermesi, yakın geçmişte yaşanan bazı ilginçlikleri de gözler önüne serdi.

Hatırlanacağı üzere Almanya’da 2000 ila 2006 yılları arasında yabancılara yönelik seri cinayetler işleyen NSU-Nasyonal Sosyalist Yer Altı Örgütü’nün suçları Hizbullah Cemaatine yüklenmeye çalışılmıştı. (http://www.hurseda.net/Dunya/73890-Hizbullaha-Maledilmeye-Calisilan-Cinayetler.html)

Bizzat FETÖ’nün MİT’teki elemanları tarafından dosyalar hazırlanarak Alman İç İstihbaratına (Verfassungsschutz) gönderilen klasörlerde, Almanya’da işlenen cinayetlerin Avrupa’daki Hizbullah Diasporası tarafından işlendiği iddia ediliyordu. (http://hurseda.net/Dunya/73947-Hizbullaha-iftira-Atanlar-islam-Dusmani-Cikti.html)

FETÖ’nün Türkiye’de her türlü entrika ve iftiralarla derdest ettiği, katlettiği veya sakat bıraktığı Hizbullah Cemaatı’na mensup insanların Avrupa’da da rahat etmemesi için harekete geçmesi, her türlü İslami kuruluşa kin bileyen FETÖ için normal bir davranış tarzı idi.

Anormal olan ise, Alman İç İstihbarat’ının (Verfassungschutz) Türkiye’den gelen bu düzmece bilgiler ışığında; İşlenen cinayetlerle hiç bir alakası olmamasına rağmen Türkiye ve Alman İstihbarat kurumlarınca Hizbullah Cemaati'ne mal edilmeye çalışılmasıydı.

Alman medyasının "Dönerci Cinayetleri" olarak adlandırdığı bu olaylarda 8'i Türkiyeli, biri Yunan, biri de Alman Polisi olmak üzere 10 kişi öldürülmüştü.

Yıllarca bu cinayetlerin Hizbullah tarafından işlendiği iddia edilerek başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslümanlar itham altında bırakılmış, kimilerine oturum sorunu çıkarılmış, kimilerine kırmızı bülten ile arama kararı, kimilerine ise teknik takip yapılmıştı. Bu insanlar neredeyse adım adım takip edilerek yaptıkları her şey kayıt altına alınmıştı.

Ama takdir-i ilahidir ki, nasıl ki FETÖ çetesinin gerçek yüzü 15 Temmuz ile Müslümanlara teşhir oldu, aynı şekilde 2011 yılında Almanya’nın Zwickau kentinde meydana gelen bir patlama ile NSU Örgütü, işlediği cinayetler ve devlet içindeki derin bağlantıları da ortaya çıktı.

Akabinde gerçekleşen tahkikatlarda Alman derin devletinin de bu seri cinayetlerde bir şekilde parmağının olduğu idi. Olayların net bir şekilde günyüzüne çıkması ve NSU örgütün bir elemanının sağ olarak ele geçirilmesi sonucu Almanya, Türk istihbaratı tarafından yanıltıldığını kabul etti.

Bu konuda ilk itiraf Bavyera Eyaleti'nin eski Başbakanı ve dönemin İçişleri Bakanı olan Günther Beckstein'den geldi. Beckstein, bu cinayetlerin Neo Naziler tarafından işlendiğini, Türk istihbaratının kendilerini yanlış yönlendirmeleri sonucu Hizbullah üzerine yoğunlaştıklarını itiraf etmişi.

Beckstein; "Cinayetler aydınlanmadan önce "Türk mafyası, yabancı düşmanlığı ve organize suçlar" üzerinde duruldu. Kapsamlı araştırma yaptık. İpuçları için ciddi miktarda para ödülü koyduk. En büyük telefon dinleme işlemini başlattık ve 30 milyon telefonu dinledik. Dinlemeler sonucunda 80 telefon üzerinde uzlaşıldı ve bunlar tek tek takip edildi. Fakat katiller bunlar arasında değildi. Katiller, telefon kartlarını değiştirmişler her defasında.

Bunun üzerine, ölenlerin çoğu Türk kökenli olduğu için Türk yetkililerle irtibata geçtik. Türk polisi ve İçişleri Bakanlığı bizi yanılttı. Bizi yanlış bilgilendirerek cinayetlerin Hizbullah tarafından işlendiğini belirttiler. Biz de bu gelen yanlış bilgiden hareketle bu yönde araştırma yaptık. Ama tüm telefon dinlemelerine, teknik ve fiziki takiplere rağmen Cinayetlerin Hizbullah ile bir ilgisi olduğu sonucuna ulaşamadık. Zwickau'daki ev yanmasaydı ve cinayetlerin işlendiği silah bulunmasaydı, olay hala aydınlatılamamış olacaktı." diyordu.

İkinci itiraf ise 1998-2005 yılları arasında Almanya'da İçişleri Bakanlığı görevini yürüten Otto Schily'den geldi. Schily, aşırı sağcı Nasyonal Sosyalist Yeraltı terör hücresi tarafından işlenen cinayetlerin aydınlatılamamasındaki hatalarda sorumluluğu olduğunu kabul ederek Hizbullah'a yönelik suçlamaların sadece Türk istihbaratının yönlendirmesi ile sınırlı kalmadığı Alman istihbaratının da hedef saptırmak için olayı Hizbullah'a mal etme gayretinin olduğunu kabullenmişti.

Dönemin FETÖ elemanları tarafından (Türk İstihbaratı ve İçişleri Bakanlığı) Almanya’ya verilen İstihbarat ile her türlü mahareti(!) sergileyen Almanya İç İstihbaratı, söz konusu FETÖ’nün kendisi olunca apayrı bir tavır takınmaktan geri durmadı, üstelik 15 Temmuz Darbe girişimi ile ilgili suçları ortada dururken.

Nitekim MİT’in Şubat ayında Alman dış istihbarat teşkilatına (BND) verdiği Gülen yapılanmasına yakın oldukları söylenen kişilerin listesi eyalet güvenlik birimlerine gönderilmiş, akabinde Alman medyası listedeki sözkonusu kişilerin ikamet kayıtlarının, telefon numaralarının ve gizli çekilmiş fotoğrafların bulunduğunu ortaya çıkarmıştı.

Bu bilgiler üzerine Almanya sözkonusu 300 kişiyi Türkiye gitmemeleri konusunda uyarmış ve bu kişileri yakın korumaya aldığını deklere etmişti. Zira Almanya, Türkiye’deki FETÖ darbe girişiminden ikna olmadıklarını ve bu yüzdende MİT’in kendilerine verdiği bilgileri MİT’e karşı kullandığını açıkladı.

Gerekçe olarak da Türk İstihbaratı MİT’in, Almanya’da mukim olan bu kişiler ile ilgili ulaştığı bilgilerin “Ajanlık Faaliyetleri” kapsamına girdiği ve bundan dolayı MİT’e karşı yasal sürecin başlatılacağı ifade edildi.

Oysaki Almanya Türk Toplumu adlı derneğin başkanı Gökay Sofuoğlu'nun Alman Medyasına verdiği demecinde, "Gülencileri mazlum ve saf demokratlar olarak tanımlamak yanlış olur. Nihayetinde onlar da Almanya'daki Türkler hakkında muhbirlik yapmışlardı” ifadesi ile 15 Temmuz öncesinde FETÖ'nün Avrupa'daki faaliyetlerine dikkat çekmişti.

Yani anlayacağımız; Dün Hizbullah aleyhine Ankara’dan gelen bilgi ile hiç düşünmeden iştahlı bir şekilde hareket edenler, bugün MİT’in Almanya’daki istihbarat faaliyetlerini gerekçe göstererek darbeci FETÖ elemanlarına Koruma/Kalkan oluyorlar.

Gelinen süreçte sorulacak olan soru şu:

“Alman İstihbaratının geçmişten ders çıkararak yeni bir “Yanıltılma” ile karşı karşıya kalmamak için mi böylesi bir tavır sergilediği, ya da 40 yıldır Ağabeyleri büyük şeytan ile beraber her türlü emek vererek besleyip büyüttükleri Müslüman kılıklı Canavarı koruma refleksleri mi onları büylesi bir tavır almaya sürüklüyor?”

Sanki ikinci şık daha ağır basıyor gibi, siz ne dersiniz?

(Yunus KIZIL)