Affet bizi ey şehid!

19 Mayıs 2016 Perşembe, 06:35

Ömer sınavlarla geçirdiği yoğun günlerden sonra hafta sonu tatilinin keyfini çıkarmaya kararlıydı. Çayını alıp keyifle açık olan televizyonun karşısına geçti. Ama aksilik bu ya, kumanda çalışmıyordu. Herhalde pili bitmiştir diye düşündü. Pilini değiştirip deneyince yine çalışmadığını gördü. Ama yinede keyfinin bozmaya hiç niyeti yoktu. Gülümseyerek: ‘Artık sabit kanal ile idare edeceğiz’ dedi. İzlemeye başladığı kanalda ‘Günün İçinden’ isimli bir haber programı başlamıştı. Programda Mevlana Nizami isimli Bangladeşli bir alimin uğradığı zulüm ve idamından önce kaleme aldığı vasiyet niteliğindeki mektubu ele alınıyordu. Mektup okunmaya başlayınca Ömer pür dikkat kesilmişti. Mektupta şu cümlelere yer verilmişti: ‘Ben gidiyorum… Çeki düzen verin kendinize. Sıranın size de geleceğini unutmayın. Şahadetin şehid gibi yaşayanlara nasip olacağını, Allah’tan başkasına kul olunmayacağını hatırlayın her daim. Ben gidiyorum… İbret alın bu yolculuktan. Bir araya geldiklerinde sadece aynı anda ayaklarını yere vursalar dünyayı sallayacak kalabalıktaki sizler, kardeşlerim! Sizin gözünüzün önünde yürüyeceğim ipe. Korku görmeyeceksiniz. Endişe sezmeyeceksiniz. Öfkemi de beraberimde götüreceğim.’ Ömer bu sözler karşısında afallamıştı. Böyle bir haber beklemiyor olacaktı ki şaşkınlık içinde kalakalmıştı. Bu programda da birçok haber programında görmeye alıştığı basit sıradan haberlerin olacağını sanmıştı. Çoğu İslami kanal(!) kendi memleketlerindeki Müslümanlara bile sahip çıkmazken bu kanalın başka bir ülkede zulme uğrayan bir Müslüman’ı bu denli sahiplenmesine çok şaşırmıştı. Bu tür haberler diğer TV kanallarında ya hiç söylenmiyor ya da başlıklarla sınırlı kalıyordu.

Tüm keyfi kaçmış morali bozulmuştu. Bu şehid ona imanıyla küfrün kâbusu haline gelen Şeyh Ahmet Yasin’i hatırlatmıştı. Tıpkı bunun gibi o da şehid  olmadan önce ümmetin suskunluğundan şikayet ettiği sitem dolu bir yazı kaleme almıştı. Ömer: ‘Bizden şikayetçi olan kaçıncı şehit bu? Bu ayıpla Rabbimizin huzuruna nasıl çıkacağız? Ama anlayamıyorum. Nerde hata yapıyoruz ki? Müslümanlığımızda eksik olan şey ne?’ diye düşünmeye başlamıştı.

O mazlum şehidin sitem yüklü sözlerini unutamıyordu.Sıkıntıdan ne yapacağını bilemeyen Ömer kendini dışarıya attı. Yolda Hasan Usta’ya rastladı. Bir yerde oturup muhabbet etmeye başladılar. Ömer’in moral bozukluğu Hasan Usta’nın dikkatinden kaçmamıştı. Hasan Usta: ‘ Niye durgunsun evlat?’ diye sordu. Ömer: ‘Sorma ustam, bugün Rehber TV isimli bir kanalda izlediğim bir haber beni derinden sarstı. Müslüman bir âlimin son nefesinde diğer Müslümanlardan şikayetçi olacak kadar içini ne acıtmış olabilir?’

Hasan Usta şikayetin sebebini anlamış olacak ki acı acı tebessüm ederek: ‘Düşün ki sen çok zor bir durumdasın. Ve sana yardım edebilecek bir sürü kardeşin olduğu halde sana karşı vazifelerini yerine getirmeyip seni o zor durumunda yalnız bırakıyorlar. Bu durumda sen de onlara sitem etmez misin?’ Ömer: ‘Nasıl yani anlamadım. Bunlar ne gibi vazifeler?’ Hasan Usta: ‘Evladım, kardeş olmaları hasebiyle Müslümanların birbirleri üzerinde hakları ve yerine getirmesi gereken vazifeleri vardır. Bu vazifelerin başında dertleriyle dertlenmek, acı ve sıkıntılarını yürekten paylaşmak, zulme uğradığında onu sahiplenip yalnız bırakmamak gelir. Ömer: ‘Peki ya o kardeşlerimiz çok uzak yerdeyse, elimizden onun için hiçbir şey gelmiyorsa? Ya da onun sıkıntıda olduğundan haberimiz yoksa?’ Hasan Usta:‘ Evladım bu konuda hiçbir bahanemiz olamaz. Peygamber Efendimiz bir kötülük, bir haksızlık gördüğünüzde onu elinizle düzeltin. Yapamıyorsanız dilinizle düzeltin. Onu da yapamıyorsanız kalbinizle bugz edin diye buyurarak zulüm karşısında tepkisiz kalmamamız gerektiğini vurgulamıştır. Haberimiz olmama gibi bir durum da söz konusu olamaz. Çünkü artık Müslümanlara yapılan zulüm ve haksızlıkları gündeme getirerek onlara sahip çıkan basın yayın organlarımız var. Şunu da unutma ki, her zaman dile getirdiğimiz kardeşlik kavramını iyice benimseyip söylemde bırakmamamız gerekir. Aksi takdirde yarın mahşer gününde Müslüman kardeşlerimizin yüzüne bakacak bir yüzümüz olmaz.’

Ömer derin bir uykudan uyanmış gibiydi. Yüreği yana yana: ‘Ey aziz şehid!  Sözlerin hançer olup yüreğimize saplandı. Yüreğimizde açtığın bu yara  ölene dek kanayıp duracak. Sen şerefli bir şahadetle Rabbine kavuşurken bizim nasibimize zillet düştü. Haklısın, şahadet bizim gibi gafilce yaşayanlara değil, ancak senin gibi izzetlice yaşayan müminlere nasip olur. Rabbine şikayet et bizim gibi acz içinde kalmış gafil suskun ümmeti!’  

Ömer’in bu sözlerinden sonra Hasan Usta gözyaşlarını tutamamıştı. Sadece ‘Affet bizi ey mazlum şehid, affet!’ diyebilmişti…

(Arzu AŞKIN)