NATO ve Türkiye

23 Kasım 2017 Perşembe, 13:17

Üniversite okuduğumuz senelerde, militan sosyalist arkadaşlarımız iktidâra geldiklerinde neler yapacaklarını ballandıra ballandıra anlatmayı çok severlerdi. İlk bir kaç madde ezber kokusu saçardı: “Toprağı, bankaları ve sigorta şirketlerini devletleştireceğiz”..Sıra dış siyâsete geldiğinde ilk madde yine değişmezdi: “NATO’dan çıkacak, ABD ile Türkiye arasındaki bütün ikili anlaşmaları feshedeceğiz”… “Pekiyi ; ya sonra?” sorusuna her klik kendi meşrebine göre cevap yetiştirirdi. Sovyet Rusya  yanlıları Sosyalist Kampı işâret eder; kardeş Sovyetlerle geliştirilecek ilişkilerin Türkiye’nin kurtuluşu olacağını anlatırlardı. Buna mukâbil Maocu-Çinci arkadaşlar buna şiddetle karşı çıkar, Köylü Devrimini başarmış bir Türkiye’nin yerinin sosyalizmi yozlaştırmış olan sosyal faşist Sovyetler değil; devrimin orijinalitesine sâdık kalmayı bilmiş Çin ve III.Dünyâ ülkeleri olduğunu söylerlerdi. Çin’i de yozlaşmış bulan Enver Hocacı Arnavutluk sosyalizmine sempati duyanlar da Arnavutluk-Türkiye bağının kurtuluş olduğuna inanmışlardı. Nihâyet bir kısım sosyalist gruplar ise, sâdece Bağlantısızlar Hareketi ile yakınlaşmayı savunurlardı..

Tabiî o zamanlar AB gündemde değildi. AB’nin o zamanlardaki karşılığı olan AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) ise; “olur a bir gün İsveç, Norveç gibi oluruz” kabilinden bir iştahla  sosyal demokratların sempati duyduğu bir yapıydı. İlginç olan husus, AET’ye diğer sosyalistler kadar  merhûm Erbakan Hoca’nın  da sert tepki göstermesiydi. Ama bir o kadar da tuhaf olan; Hoca’nın, ABD ve NATO ile alâkalı; meselâ AET’ye olduğu kadar tonlamayla bir karşı çıkmamasıydı. MHP ise “Ne Amerika Ne Rusya” söylemini sıklıkla kullansa da, temelde NATO ve CENTO gibi benzeri ittifaklara derin bir eleştiri getirmekten kaçınırdı. Çünkü milliyetçiler için odaktaki mesele Sovyet ve Çin “mezalimi” altında inim inim inleyen “Esir Türkler”di. Tabiatıyla, Sovyetler ve Çin’e karşı olan blôkun temsilcisi olan ABD ve NATO’ya îtirâz geliştirmesi  MHP için,  biraz da “bindiği dalı kesmek” gibiydi.

Tablo hayli berraktı. Türkiye’de sol anti-ABD ve anti-NATO idi. Buna mukâbil, komünizm korkusu veyâ endişesiyle; belki derinlerde,               aleyhde  bâzı hassasiyetler taşısa da sağ, basbayağı NATO’cu ve ABD sempatizanıydı.

Şimdi gelinen aşamada ise tablo tam tersine dönüştü. Soğuk Savaş sonrasında sol ayrıştı. Eski Maocular “ulusalcılaştı” ve kuvvetli bir tonlamayla anti-NATO ve  ANTİ-ABD  söylemi yeniden üretti. Diğerleri ise “liberâlleşerek ”ABD karşıtlığını bir kenara bıraktılar. Daha çok AB yanlısı bir çizgiye kaydılar.

Solda bunlar yaşanırken sağ, 2000’li senelere kadar, Turgut Özal ve ANAP misalinde olduğu üzere, ABD ve NATO yanlısı bir çizgiyi devam ettirdi. AK Parti’nin de başlangıçta bir ABD karşıtlığı hisler üzerine kurulmadığını biliyoruz.  Hikâyesine girmeyi gereksiz görüyorum- çünkü herkes yaşadı- zamân içinde kartlar yeniden karıldı ve özellikle 15 Temmuz sonrasında Türkiye’de “milliyetçi-ulusalcı ve muhafazakâr” kamuoyularını ; ABD-NATO VE AB karşıtlığını ortak paydada toplayan bir siyâsal set meydana geldi. Şimdi , bu siyâsal setin söyleminde NATO’dan çıkmak; hattâ ABD ile yakınlaşan savaştan söz edilebiliyor.

Türkiye’nin modernleşmesi, Batılılaşması,  nedense hep homojen bir süreç olarak değerlendirildi. Homojen bir Batı’nın olmadığını; modernleşmenin farklı türleri olduğunu- çok geç de olsa- idrâk etmek manâlı bir netice vermedi. Çünkü bu yeni kavrayışı değerlendirecek çalışmalar yapılamadı. Meselâ, akademik bir tembellikle Osmanlı modernleşmesinin Fransız tarzı bir modernleşme olduğu yolundaki genel kabûl gören teze çakılı kaldık. Merhûm tarihçi sosyolog Şerif Mardin ise, hayâtının son demlerinde bunun pek de doğru olmadığını; Habsburg tarzı modernleşmenin daha belirleyici olduğunu yazıyor ve söylüyordu.

Türk modernleşmesini Britanya merkezli bir dünyâ hegemonyasıyla “ilişkilendirerek”  çalışmak ile 1945 sonrasında ABD  merkezli bir dünyâ hegemonyasıyla “temellendirerek” çalışmak arasında dağlarca fark olacağı daha baştan bellidir. Britanya hegemonyası, tabiî ki kendi çıkarları için Osmanlı’yı uzun süre yaşattı. yaşattı. Osmanlı modernleşmesinin “hâmisi” oldu; “bânisi” olmadı. Osmanlı modernleşmesine ilham verenler; bir bakıma “bânîleri”, Britanya bir lâhza müsaade etse Osmanlı’yı paramparça edecek olan Kıt’a Avrupası güçlerinin gelenekleri oldu. 1945 sonrası ise ABD güdümlü modernleşme târihimiz bambaşka bir sayfa açtı. ABD hem hâmimiz hem de bânimiz oldu. İliklerimize kadar, tekmil ruhûmuz ve dimağımızla üstelik muazzam bir aşkla NATO’lu olduk. O kadar ki, NATO’ya ve ABD’ye karşı çıkmanın nasıl olması gerektiğini; meselâ solcu olmayı onların açtığı kolejlerde, üniversitelerde öğrendik. Merak etmeyin; Milliyetçi, Muhafazakâr, İslâmcı, liberâl olmayı da onlardan öğrendik. NATO solculuğu ile NATO sağcılığı birbiriyle çatışırken herhâlde birileri iyi güldüler.

60 senelik, üstelik iliklerimize işleyen  bir birikimi, “ipini çekiveririz” demekle bitirebileceksek ne alâ… Gerekliliği tartışmaları bir yana;  görünen; bu işin hissiyatlarla götürülmeyecek kadar çetin bir iş olduğudur. …. (Yeni Şafak)