Evet, Kısas'ta Hayat Vardır!

19 Şubat 2015 Perşembe, 17:31

Türkiye'de ne zaman bir kadın veya çocuğa karşı bir suç işlense hemen ceza yasalarının yetersizliğinden dem vurularak idam tartışmaları başlar.

Son olarak Özgecan Aslan isimli üniversite öğrencisi genç bir kızın vahşice katledilmesinden hemen sonra da bu tür tartışmalar başladı. Bir kesim, caydırıcılık adına idam cezasının yeniden getirilmesini gündeme taşırken diğer bir kesim ise, idam cezasının buna çözüm olamayacağını iddia etti.

İdam cezasına mukabil kullanılan ve talep edilen cezalandırma yöntemlerinden biri de kısastır ki; idam cezasına karşı çıkanlar buna da karşı çıkmaktadırlar.

Aslında asıl mesele şu ki; konu asıl mecrasının dışında tartışılıyor. Bu da sorunun asıl kaynağının gözden kaçmasına vesile oluyor.

İdam ile Kısas arasındaki farkları ortaya koymadan konunun anlaşılması elbette güç olacaktır. İdam Cezasında son söz devletin iken, Kısas da ise son söz mağdurun ailesinindir. Mağdurun ailesi suçlu bulunan kişinin misliyle cezalandırılması konusunda en yetkili kişilerdir. İsterlerse affederler isterlerse de kısas yapılmasını yani misliyle cezalandırılmasını talep ederler. Burada Devlete düşen ise eğer aile cezalandırma yönünde bir karar almışsa onu uygulamaktan başka bir şey değildir.

Diğer konularda olduğu gibi bu konuda da İslam, toplumsal adalet, vicdan ve huzuru öncelemektedir. İşte bu yüzdendir ki; Allah Azze ve Celle K. Kerim'de 'Ey Akıl Sahipleri Kısas'ta Sizin İçin Hayat Vardır. Umulur ki Sakınırsınız' diye buyurmak suretiyle toplumun korunması adına Kısasın ne kadar da gerekli olduğunu ifade etmiştir.

Evet, Kısas'ta hayat vardır. Çünkü işlediği suçun misliyle cezalandırılacağını bilen biri bu suça yeltenirken defalarca düşünecektir. İşte bu yüzdendir ki Ayet'in sonunda, 'Umulur ki Sakınırsınız' denilmektedir.

Beşeri yasalar, insanları suça sevk etmektedirler. Kâğıt üzerinde ideal gibi görünseler de uygulayıcıların elinde birer zulüm mekanizmasına dönüşebilmektedirler. İlahi yasalar ise topluma bir bütün olarak bakarak, toplumun muhafazasının bireylerin kurtuluşu olduğunu ifade ederler. Buna mukabil her hangi bir bireye karşı işlenen suçu da tüm topluma karşı işlenmiş bir suç olarak görür ve o şekilde cezalandırır. Nitekim buna binaendir ki; 'Muhakkak ki; kim bir kişiyi bir cana karşılık ya da  yer yüzündeki bir fitneyi önlemek dışında bir sebeple öldürecek olursa bütün insanlığı öldürmüş olur. Kim de bir kişiyi yaşatırsa (hayatının kurtulmasına vesile olursa)  o da bütün insanlığı kurtarmış gibi olur' denilmiştir.

İslam'ın cezalandırma sisteminde topluma taalluk eden, fitneye sebep olan ve insanları kötülüğe sevk eden suçların cezası ağır olarak ihdas edilmiş ve bu durum da Bakara Suresi 191'de 'Fitne, öldürmekten daha şiddetlidir' denilerek beyan edilmiştir.

Tüm bunlar ışığında şunu görüyoruz ki; toplum olarak meseleye tek tek spesifik olaylar üzerinden yaklaştığımız için gündem olan ya da kamuoyuna yansıyan bir olay olunca bazı şeyleri hatırlıyor, öfkelenip bağırıp çağırıyoruz. Olay gündemden düşünce de sanki sorun da hal olmuş gibi bir daha ki kadın cinayetine kadar sorunu ya halının altına süpürüyoruz ya buzdolabına kaldırıyoruz.

İslami yaklaşım, soruna toplumsal sorun olarak bakar ama cezalandırmayı ise bireysel olarak uygular. Suçlu kişi, genç bir kızımızı adice katletmekle tüm topluma karşı suç işlemiş ve öldürmeden daha şiddetli olan bir fitneye sebep olmuştur. Yargılaması yapılıp suçlu bulunması halinde bu kişinin Kısas hükmü uyarınca, öldürülmesi lazımdır.

Son tahlilde bu menfur şahsın cezasının infazı konusundaki son söz Özgecan'ın ailesinindir. Aile ya hakkı olduğu üzere Kısas hükmünün icrasını talep eder ya da yaşaması konusunda karar verir. Ne devletin, ne Cumhurbaşkanı'nın ne de Mahkemelerin bu konuda müdahil olabilme yetkisi yoktur.

Bu tür durumlarda asla ve asla Devletin ya da mahkemelerin ne af yetkisi ne de takdir hakkı olmamalı. Devlet ancak kendisine karşı işlenen suçlarda af yetkisini kullanmalıdır.

Devlet'in kimi konularda elbette ki af yetkisi olmalıdır. Devlet, af edecekse şu an zindanlarda bulunan yüzlerce hasta mahkûmu serbest bırakmalı. Ya da sırf Allah'ın dinini yaşamak istedikleri için şu an zindanlarda olan yüzlerce masumun üzerine kilitlenen kapıları açmalı.

Her şeyi yaratan ve her şeyin üzerinde mutlak hükümran olan Rabbimiz bile kul hakkı konusunda son sözü haksızlığa uğrayana bırakmışken, Devletin mağdurların elinden bu yetkiyi gasp etmesi anlaşılır bir durum değildir.

Evet, Şeriatın kestiği parmak acımaz… Ama o şeriat, beşerin değil Allah Azze ve Celle'nin mutlak Adalet olan Şeriatıdır.

Başta da belirttiğimiz gibi insanların ve toplumların korunması sadece kan akınca hatırlanmamalı. Bu konuda Devlet yetkilileri en başta eğitim sisteminden başlayarak kendini gözden geçirmelidir.

Gittikçe canavarlaşan bir toplum haline geldiğimizin farkında mıyız acaba? Sudan sebeplerle insanlar katlediliyor. Bu, toplumsal bir felaketin kapımıza dayandığının göstergesidir.

Devlet yetkilileri önlerine uzatılan her mikrofona, şu kadar bölünmüş yol yaptık, şu kadar havaalanı inşa ettik, şu kadar üniversite açtık gibisinden sadece ve sadece maddiyat ifade eden beyanlarda bulunuyorlar.

Peki, aynı süreçte kaç kadın, kaç çocuk katledildi?

Anlaşılan o ki, açılan onca Üniversite'nin birçoğu, sadece tabeladan üniversiteymiş. Çünkü toplumsal sorunlara çözüm üretemeyen veya yetiştirdiği insanlara toplumsal duyarlılık aşılmayan eğitim kurumları Mars'a mekik yollasalar bile boştur. Çünkü ahlaki değerlerden yoksun olarak yetiştirdikleri insanlar, Mars'a gitseler orada da fitneye sebep olurlar.

Aslında sorun ortada, İslam'ı hayatımızdan çıkardık ve canavarlaştık. Bundan daha büyük sorunumuz ise, çözümü yanlış yerde aramamızdır.

Nasreddin Hoca dinleye dinleye hepimiz Hoca Nasreddin olduk galiba, samanlıkta kaybettiği iğnesini evin salonunda arayan Hoca fıkrası ne kadar da uygun düşüyor halimize.

Biz İslam'ı hayatımızdan çıkarmakla ahlakı da, insanlığı da çıkardık hayatımızdan. Ama ne yazık ki, TV'lere çıkan kelli felli Proflar sadece laf kalabalığı yapıyorlar.

İslam'ın bir bütün olarak hayatımıza hâkim olmasından başka hiçbir çıkar yol yoktur. İslami eğitim sistemiyle sağlıklı bireyler yetiştirilerek toplum ıslah edilmelidir.

Tüm çabaya rağmen halen suç işleyecek olan varsa İslam Şeriatı, Adil bir şekilde ile gerekeni yapacaktır.

Bunu anlamak istemeyen varsa eğer, alsın eline en basit bir Siyer kitabını ve Cahiliyye dönemiyle Nübüvvet dönemini kıyaslasın.

Canlı canlı kız çocuklarını toprağa gömenlerin nasıl da Muhammedi Eğitim sonucu  Adalet timsali olduğunu görsün…

O asra neden Asr-ı Saadet deniliyor biliyor musunuz? Çünkü o asır özellikle kadınlar için bir kurtuluş asrı olmuştur. O Asır da Kadınlar Kur'an'i ve Peygamberi hükümlerle adeta dokunulmazlık kazanmışlardır.

Şunu açık açık ifade edelim ki; Kadın- erkek hepimizin kurtuluşu için bize yeniden bir Asr-ı Saadet lazım…

Evet, İdam değil ama Kısas şart…

(Metin Gökmen / Hürseda Haber)