Akılları gözlerinde olanlar

20 Nisan 2017 Perşembe, 00:08

“Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür.” (Bediüzzeman)

İnsanın yaşamını sürdürebilmesi, dış dünyayla bağını sağlaması için sahip olduğu organların en önemlilerinin başında göz gelir. Göz, insanın dış dünyaya açılan penceresidir. İnsan gözü ile kâinatı seyreder. Güzeli, çirkini onun vasıtasıyla ayırt eder. İnsan vücudunun en tepe noktasında, çift olarak yaratılan göz havaalanlarındaki kontrol kuleleri gibi, etraftaki her şeyi görür. Lehinde ve aleyhinde olabilecek şeyler için vücudu uyarır. Gördüklerinden ya haz, ya nefret duyar, ya da korkar. Ve ya gördükleri şeylerden bir anlam çıkarmaya çalışır.

Vücutta bu kadar öneme haiz gözün görevi görmektir. Vücuttaki diğer azalardan olan, kulağın duyma, burnun koklama, dilin tat alma ve konuşma görevinin olması gibi… Gözün vücuttaki işlevi kameranın işlevi gibidir. Göz, tıpkı bir kameranın görüntüyü sinyaller halinde televizyon ekranına aktarması gibi, yalnızca beyine elektrik sinyalleri gönderen bir araçtır. Görme, gözde değil beyinde oluşur. Fakat bu görüntü ancak televizyon ekranına bakan biri olduğunda anlam kazanır. Ekrana bakan, yani görüntüyü gören biri olmazsa o görüntünün hiçbir anlamı da olamaz. Burada önemli olan nokta, gözden beyne elektrik sinyalleri gönderilmesi ve beyinde bir görüntünün oluşması değildir. Önemli olan, beyinde oluşan görüntüyü kimin ve neyin gördüğüdür. Bakan ve gören, göz olmadığı gibi, beynin kendisi de olamaz. O da, yapısı itibariyle, yağ ve proteinden ibaret olup, yalnızca elektrik şifrelerinin çözümlendiği bir ekran gibidir.

Hal böyleyken kimi insanlar, gözün görevi olmadığı halde, gözle vücudun başka bir organının fonksiyonunu icra etmeye çalışırlar. Gözle icra etmek istedikleri bu görev, düşünme ve fikir üretme görevidir. Hâlbuki vücutta bu görevin verildiği organ akıldır. Gözün düşünme, olayları tetkik etme doğruyu ve yanlışı ayırt etme özelliği yoktur. Bu insanlar, Bediüzzemanın; "Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür." [1] dediği insanlardır. Gözleriyle düşünen, gözleriyle hak ve batılı bulmaya çalışan insanlar. Gözlerinin gördüklerini hak, görmediklerinin batıl olarak kabul eden bu zihniyet sahipleri, her şeyin gözlem ve deneyle ortaya bulabileceklerini, gözle görülmeyen hiçbir şeyin varlığının da kabul edilemeyeceğini savunurlar. Bu zihniyet sahipleri durumu, akılları hayrette bırakan, eşsiz ve muhteşem sanat eserlerinin güzelliğinden sarhoş olan, ama onların görmediği bu sanat eserinin ustasını inkâr eden insanların durumu gibidir. Sadece görebildikleri, duyabildikleri, ya da dokunabildiklerine inanacaklarını iddia eden bu inançsız güruh, helvadan yaptıkları putları yiyen Mekke müşrikleri gibidirler. Çünkü onlara bu fikri veren, görmedikleri halde varlığından emin oldukları akılları, onları kendileri ile büyük bir tezat içine düşürecek şekilde tuzağa düşürmüştür. Akılları gözlerine inmiş bu güruh, yer çekimi kanununa, suyun kaldırma kuvvetine ve daha birçok şeyin varlığına da inanırlar. Oysa bunların hiç birini ne duymuş ne de görmüş değillerdir. Varlığına inanmalarının sebebi ise bu kanunların ortaya çıkardıkları eser ve tesirler nedeniyledir. Oysaki kâinatın her zerresinde eseri ve tesiri görülen Yüce Yaratıcıyı inkâr etmektedirler. “Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz; sahipsiz olamaz. Bir harf katipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket Hâkimsiz olsun?” [2]

Akılları gözlerinde olan bu insanları derdi başkadır. Hayattaki tek gerçek varlığın madde olduğu ve bu maddenin de ezelden beri var olduğunu iddia eden bu zihniyet sahiplerinin asıl hedefi, ğayba imandır. Yani görünmeyen her şeyi inkârdır. Bunu inkâr ettikleri takdirde, Allah’a bir hesap vermeyecekleri, cehenneme gitmek gibi bir dertlerinin olmayacağı zannına kapılırlar. Kafasını kuma sokan deve kuşu misali, görmedikleri avcıyı inkar yolunu tercih etmektedirler. Dolayısıyla avcıyı görmüyorsa korkmasını gerektirecek bir durumda söz konusu değildir. Onlara göre olmayan bir ilah için(haşa), namaz kılmanın oruç tutmanın, nefsin isteklerine bir sınır getirmenin bir anlamı yoktur. Bu fikirle o kadar meşgul olurlar ki, kendilerini bu fikrin gerçekliğinden şüphe duymayacak şekilde kesin bir şekilde inandırırlar. Bediüzzaman da; “Kim bir şeyde çok tevaggul etse (uğraşsa), galiben başkasında gabileşmesine (anlayışsızlaşmasına) sebebiyet verir. Bu sırra binaendir ki: maddiyatta tevaggul eden (uğraşan) maneviyatta gabileşir (anlayışsızlaşır) ve sathi olur.” [3]sözleriyle onların bu özelliğine dikkat çekmiştir. Bu sözlerinde Bediüzzaman, kendilerini bu fikre inandıran bu insanların maneviyatının köreldiğini, vicdanlarının da devre dışı kaldığını vurgulamaktadır. Böyle bir insanın düşünce tarzı, insaniyeti, olaylara bakış açısı aklıyla değil gördükleriyle olacaktır. Bunları bu düşünce tarzı hayatlarının her anına yansır. Bu fikir sahiplerinin durumu, bir Tibet atasözündeki şu misal gibidir: “Parmaklarım Ay’ı gösterirken, aptallar parmaklarıma bakar” der. Yani ben parmaklarımla ayı göstermeye çalışıyorken, bazıları göstermek istediği aya değil de parmaklarıma bakıyor. Bunlar, harflerin şekillerine dalıp, yan yana dizildiklerinde ifade ettikleri anlamı okuyamayan insanlar gibidirler. Gözleri hakikatleri değil görmek istediklerini görür.

Tüm bunlar onların ahireti inkâr etmek isteme çabalarının bir sonucudur. Yapmış oldukları hata ve günahlarının hesabını verme endişeleri onları tedirgin etmektedir. Sinek ısırığını akrebin sokmasına tercih etmişlerdir. Hesap endişesinden kurtulmak için inkâr yolunu seçmişlerdir. Bununla da arzu ettikleri iki maksada ulaşmışlardır. Birincisi hesap verme kaygısından kurtulmuşlardır. İkincisi ise nefsin arzu ve emellerini yerine getirme noktasında sınırsız bir özgürlük kazanmışlardır. İpini koparan hayvan gibi istediği tarlaya girebilmekte, istediği otu yiyebilmektedirler. Boyunlarında bir iple bir yere bağlı olmak, bir kayd altında olmak, sorumluluk yüklenmek istememektedirler. Hevalarının istediği özgür bir yaşamı, haram-helâl sınırının olmadığı bir yaşamı arzulamaktadırlar. Kendi ilim ve fenlerine güvenerek Allah’a ve O’nun hayat programına karşı müstağnî ve müstekbirdirler. Onların Allah’a ve O’nun kitabına ihtiyaçları yoktur. Çünkü onların akılları gözlerine inmiştir. Görmedikleri, laboratuvar ortamında inceleme imkânı bulamadıkları safsatalarla (haşa) geçirecek vakitleri yoktur. Onlar için hayat bu hayattan ibarettir. “اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوث۪ينَۖ ﴿٣٧﴾  "Hayat, bu dünya hayatından ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Biz tekrar diriltilecek değiliz."[4]

Bu güruhun başlıca düşmanları, onların gözleriyle düşünmeye çalıştıkları bu fikre inanmayan inançlı, mümin insanlarıdır. Çünkü onlar, bu inançsızların kafalarını kumun içinden çıkarıp, onları avlamaya gelen avcının tehlikesinin gerçekliğini onlara göstermişlerdir. Uyudukları tatlı rüyadan onları uyandırmışlardır. Sözlerime İmam Ali’nin bir sözüyle son verirken, sizleri Allah’a emanet eder dualarınızı beklerim.

Hz. Ali'ye (r.a), birisi geldi. Adam, ölümü, tekrar dirilmeyi, ahirette hesabı, cenneti ve cehennemi inkâr ediyordu. Hz. Ali'ye: 

"Ya Ali, siz Müslümanlar ölüme ve ölüm ötesine inanıyorsunuz; biz ise inanmıyoruz. Siz cehennemden kurtulmak, cennete girmek için bir sürü ibadet ediyor, mal harcıyor, zahmete giriyorsunuz. Bu zahmet değer mi? Hem ölümden sonra tekrar dirilmenin olacağı ne malum?" diye sordu.

Hz. Ali (r.a) adamı sükûnetle dinledi, sonra ona şu cevabı verdi: 

"Evet, ölümden sonra dirilmek, hesaba çekilmek, cennete veya cehenneme girmek, ya senin dediğin gibi yoktur; ya da bizim dediğimiz vardır. Önce senin dediğinin doğru olduğunu düşünelim. Ölümden sonra ahiret hayatı yoksa seninle biz aynı durumdayız. Sana da yok bize de yok. Bu arada bizim Yüce Allah için kıldığımız namazların, yaptığımız ibadetlerin, hayır ve iyiliklerin, güzel ahlakın, verdiğimiz zekât ve sadakaların bize bir zararı olmaz. Ama ya ahiret varsa, bizim dediğimiz doğru çıkarsa, senin hâlin nice olur?" diye sordu.
Adam, biraz durdu, düşündü ve sonra: 

"Vallahi, her iki durumda da siz kârdasınız, ahiret varsa vay bizim hâlimize! Yolunu öğret, ben de Müslüman olacağım," dedi ve Müslüman oldu.

(Zafer Birikli - Hürseda Haber)

[2] Muhakemat, s.104

[3] Muhakemat, s.15

[4] Mü'minûn Sûresi (37)