Evlat terbiyesi anne karnında başlar - 1

18 Mayıs 2017 Perşembe, 08:00

Merv şehri kadısının bir kızı vardı. Kadının kızına şehrin eşraf ve ileri gelenleri başta olmak üzere birçok kişi talip oldu. Kadı, kızını kime vereceği konusunda kararsızdı. Bu düşünceller içinde kendisini, ona ait olan bir üzüm bağına attı. Üzüm bağında, bağın işleriyle meşgul olan Mübarek adında bir hizmetçisi vardı. Kadı günün yorgunluğunu atmak, stersini dağıtmak için, hizmetçisi Mübarek’ten bir salkım üzüm getirmesini ister.

Hizmetçi tanesi en iri olan salkımları seçer, yıkar paklar, kadının önüne koyar. Kadı, ağzına attığı üzümle yüzü buruşur. Çünkü hizmetçisinin getirdiği üzümler, ekşi mi ekşidir. Kadı yıllardır bu bağda çalışan hizmetçisi Mübarek’in, üzümün ekşisini tatlısından ayıramamasına şaşırır. Bunun nedenini sorduğunda ise; Mübarek’in verdiği cevap ilginçtir: “Benim olmayan üzümleri mi ?”  Kadı Mübarek’e hayret le sorar: Şimdi, sen bu bağın üzümlerinden hiç yemiyor musun yani? Mübarek: Bana öyle bir izin vermediniz ki, der. Kadı tutulur kalır, hizmetçisinin temiz bir genç olduğunu biliyordu ama bu kadarına o da şaşar. Kadı Mübarek’e “sana bir şey soracağım” der, “duymuşsundur benim bir kızım var ve talipleri bunaltmaya başladılar. Benim yerimde olsan sen ne yapardın? diye sorar.

- Efendim siz de bilirsiniz ya, Yahudiler mala, Hıristiyanlar güzelliğe, Câhiliyye devri Arapları ise soya sopa bakarlar. Asr-ı saadette ise sadece ihlas ve takvaya bakılırdı. Ama zamanımızda ise insanlar, makama mevkiye çok itibar ediyorlar.

Kadı, peki sana bir soru daha der. Oğlum Mübarek, kızımı alır mısın söyle bana?

- İyi de kızınız benim gibi değersiz bir köleye varmak ister mi acaba?

- Soracağız elbet, onun rızasını almadan olmaz.

Kadı kızına konuyu açar, kendisi de saliha olan kız da, bu teklifi kabul eder.

Mübarek’in düğünü yapılır. Fakat Mübarek kırk gün eşinin yanına gitmez. Annesinin bundan haberi olunca, kadıya şikâyet edip; “Böyle sâlihâ bir kızı, kölene verdin de, henüz yüzüne bile bakmadı, senin bu yaptığın nedir?” der. Kadı, hizmetçisi Mübârek’e; “Ey Mübarek! Sen benim kızıma nâz mı ediyorsun da, yanına gitmiyorsun?” diye sorar. Mübarek cevâbında; “Ey Müslümanların kadısı! Bu nasıl söz? Sizin kerimenize nasıl nâz edebilirim? Ama siz kadısınız. İnsanlar size hediyeler getiriyor. Bazıları belki de rüşvet niyetiyle size hediye getirmiş olabilir. Bu yüzden kızınızın evinizde iken şüpheli bir şey yemesinden korktum. Ben ise, lokmalara çok dikkat ediyorum. Ona helâl yemek yediriyor ve kanının tamamen temiz olmasını istiyorum. Duydum ki insan kanı 40 günde temizleniyormuş. Ben de kızınıza 40 gün yaklaşmayacağım. Allahü teâlâ bize bir çocuk verirse, sâlih ve iyi olmasına çalışıyorum” der. Kırk gün sonra hanımının yanına yaklaşır. Haram ve helâle bu derece dikkat etmesi neticesinde, Allahü teâlâ ona Abdullah gibi bir oğul verir. İşte bu çocuk; bütün dünyanın makbulü olan Abdullah bin Mübarek hazretleridir. Bu hikâyeden alınacak en büyük ders, çocuk terbiyesinde anne babanın oynadığı rolün önemi ve terbiyenin anne karnında başladığıdır.

Terbiye Arapça bir kelimedir ve "rabba" fiilinin mastarıdır. Terbiye ‘ye benzeyen çeşitli kelimeler de aynı şekilde "rabbe" fiilinden türemişlerdir. Terbiye ile aynı kökten gelen ve Kur'an'da yüze yakın yerde geçen "Rabb" kelimesi, Allah'ın sıfatıdır. Sahib, malik ve idâreci gibi manalar için kullanılır. Aynı zamanda terbiye manasına da gelir. Terbiye, bir nevi herhangi bir şeyi kademe kademe, aşama kemâline eriştirmektir. Kâinattaki bütün varlıkların terbiye görme ve kemâle erme kanunları vardır. Bu kanunların sahibi, hâkimi, idareci ve yöneticisi de, hiç şüphesiz Yüce Allah'tır.[1]

 Terbiye denince, daha çok çocuklar akla gelir. Eğitim ve terbiye genellikle onları ilgilendirir. Onun için Yüce Allah, inanan insanları bu hususta uyarmış, aile fertlerini kötü şeylerden koruma ve iyi şeyleri işleme hususunda eğitmelerini istemiştir.

"Ey inananlar, kendinizi ve aile fertlerinizi bir ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır” [2] Hz. Muhammed (s.a.v.) çocuk terbiyesi üzerinde önemle durmuştur.

" مَا نَحَلَ وَالِدٌ وَلَدًا نُحْلا أَفْضَلَ مِنْ أَدَبٍ حَسَنٍ

"Hiç bir baba çocuğuna güzel terbiyeden daha iyi bir hediye veremez” [3]

Cenabı Allah Kur'an'ı kerim'de Henüz hamilelik döneminde kocası İmran b. Masanı kaybeden Hanne binti Fakuz'dan söz eder. Cenabı Allah O'nun duasını ve münacatını bizlere şu şekilde haber veriyor.

إِذْ قَالَتِ امْرَأَةُ عِمْرَانَ رَبِّ إِنِّي نَذَرْتُ لَكَ مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّراً فَتَقَبَّلْ مِنِّي إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

Hani İmran’ın karısı şöyle demişti: ‘Rabbim! Karnımdakini azadlı bir kul olarak Sana adadım; benden kabul buyur! Şüphesiz hakkıyla işiten, herşeyi bilen ancak Sensin!’[4]

Bu konuyla ilgili tefsirlerde şöyle bir hikâye zikredilmektedir: İmran’ın karısı Hanne, yaşlanmış olmasına rağmen hiç çocuk doğurmamıştı. Bir gün bir kuşun yavrusuna gagasıyla yiyecek verdiğini görünce, dikkatini o yönde yoğunlaştırır, kuşun yavrusuna olan o ihtimam ve şefkatinden etkilenip duygulanır ve Rabbine yönelip, kendisine bir evlat vermesini talep eder. Rabbi de onun bu isteğine icabet eder ve bu ihtiyarlık haliyle hamile kalır. Kocası İmran ile belki doğacak yavruları konusunda değişik hayaller kurarken, mukadderat-ı İlahi devreye girer ve İmran hiç yavrusunu görmeden vefat eder. Kocasının vefatından sonra Hanne’nin dünyada tutunacağı tek dalı doğacak yavrusudur. Karnındaki çocuğunu Allah’a adadığı zaman aklında kocasının vefat edebileceği düşüncesi asla geçmemişti. Bu yaşlı, acuze ve yüreği yaralı ihtiyar, bu zor imtihana rağmen adağından vazgeçmedi. O, Rabbine münacaatta bulunarak: “Rabbim! Benden kabul buyur!” diyordu.

İnşallah bir dahaki yazımızda bu Kurani hikayedeki ders ve ibretleri anlamaya çalışacağız. Satırlarıma son verirken, sizleri Allah’a emanet eder, dualarınızı beklerim.

(Zafer Birikli - Hürseda Haber)

[1] el-İsfahânî, el-Müfredât, İstanbul, 1986, s. 269, Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul, 1971, I, 62

[2] (et-Tahrim, 66/6).

[3] (Ali Nasıf, et-Tac, Beyrut 1961, V, 8).

[4] Ali İmran 35