Taze düşman

20 Haziran 2017 Salı, 00:30

Çarşı pazarda çoğunlukla duyulan sestir; vatandaş, gel, gel, taze geldi” sesi. Bu sözle tezgâhta müşterinin, gerek kalitesi, gerekse de tarihi ve tadı itibariyle ilgi göstermediği malların yerine yeni malların geldiği anlatılmak istenir. İslam coğrafyasının hali pürmelalinin bu Pazar yerlerinden pek bir farkı yoktur. İslam coğrafyasının Pazar yeri esnafının yükselen bu çağrılarından tek farkı bir kelime değişikliğidir. İslam ülkelerinden “vatandaş gel, taze geldi. Taze düşman taze düşman” sesleri yükselmektedir. Bu sesi işiten kitleler sesin geldiği tarafı doğru sel gibi akmaktadırlar.

Tarih boyunca bizden iyi kimse düşman üretmemiştir. Birisinin tarihi ve modası geçti mi, yenisi hazırdır. Her coğrafyaya göre, cins cins, taze taze düşmanlar. Hiçbirisi de hedefini ıskalamıyor. Batı da Don Kişot adındaki adamın yel değirmenlerini hayali bir düşman olarak algılaması, ahmaklık ve aptallığın sembolü olarak dilden dile dolaşırken, İslam coğrafyasında bunda daha aptalca ihdas edilen düşmanlıklar devletler, halkları ve âlimleri tarafından desteklenmiştir. Bu sahte düşmanları ve düşmanlıkları ihdas edenlerin tekbir gayesi vardır. O da; kendi siyasi iktidarlarını, saltanatlarını muhafaza etmek. Öyle ki, bu siyasi saltanatları ve iktidarları onlar öldükten sonra da devam etsin. Daha hayattayken kendi yerlerine tayin ettikleri veliahtlar, başka nasıl izah edilebilir ki? Dünya tarihine baktığımız zaman, hemen hemen bütün siyasî iktidarların ne adına ve hangi gaye uğrunda olursa olsun siyasî iktidarlarını tehlikeye düşürebilecek bir durum söz konusu olduğunda sanal düşmanlar oluşturarak tahtlarını sağlama aldıkları görülecektir. Bu tehlikeyi oluşturan kişi şahıs ve kurumların kim olduğuna bakılmaksızın sanal düşmanla mücadele adı altında kendilerince tehlikeli gördükleri düşmanları(!) berteraf etmek için türlü türlü yollara başvurmuşlardır. Ne hikmetse siyasi iktidarların bu kişi ve kurumları düşman ilan etmelerinden önce kimse bu kişi ve kurumlara bu gözle bakmamıştır. İmam Hüseyin  (ra), Yez it’in iktidara gelmesinden önce terörist değildi. Halk tarafından saygı ve hürmet gören bir kişilikti. Peygamber (as)’ın torunu, ehli beytiydi. Mevcut iktidar onu tehlikeli görüp hedef tahtasına koyduğu andan itibaren, ülkenin en azılı teröristi (haşa) haline gelmişti.

İmam Hüseyin (ra), Kerbela’ya geldiği andan itibaren (onlara göre haşa) bu azılı teröristin susturulması için tarihte eşi benzeri görülmemiş bir katliam yapıldı. Hz. Hüseyin (ra) esir alınıp önce Kufe’ye daha sonra Şam'a gönderilebilme imkânı varken, imam Hüseyin (ra) katledilip mübarek başı bedeninden koparılarak önce Kufe’ye sonra Şam’a gönderilmiş, naaşı on süvarinin atlarının ayakları altında sadistçe çiğnettirilmiştir. Hz. Hüseyin'in başı, dudakları ve yanağına elindeki kırbaçla vurarak istihza eden İbn-i Ziyad'a itirazı sebebiyle mümtaz sahabilerden Zeyd bin Erkam Hazretlerinin hakarete maruz kalması, Abdullah bin Afîf el-Ezdî'nin ise öldürülmesi, bu sadistlerin şiddetinin boyutu hakkında bizlere ipucu vermektedir. Kardeşi Hz. Zeynep ve hasta olması sebebiyle ölümden kurtulan oğlu Ali Zeynelâbidin olmak üzere Hz. Hüseyin'den geri kalanlara da esir muamelesi yapılmış, elleri kolları bağlanarak önce Kufe'ye sevk olunmuş, orada Kufe valisinin alaylı sataşmalarına muhatap kılınmış, daha sonra horlanarak Şam’a gönderilmişlerdir. Yol güzergâhı boyunca Peygamber (as)’ın ev halkı insanlara terörist gibi gösterilmiş, insanlar Hz.Zeyneb (ra)’ın hutbeleriyle bunların kim olduğu hakkında fikir sahibi olmuşlardır.  Geldiğimiz noktada değişen bir şey olmamıştır. O gün İmam Hüseyin’i terörist gösteren zihniyet bugün Hüseyin’in misyonunu, davasını üstlenenleri terörist gösteriyorlar.

Bunda aylarca önceydi. Şii-Sunni kavgası kazanının kaynatılmasının en yüksek kertede olduğu, sanki dünya üzerinde tek düşmanımızın Şiiler, Şiilere göre de Sunnilermiş gibi bir havanın estirildiği dönemlerdi. Bir konferansta dinleyicilere dedim ki; "bu bir oyundur. Bunlar bizim düşmanımız değil. Bize göre yanlış hareket ve davranışlarının olduğu doğrudur. Ama bu onların kanını mubah görmeyi, onlara düşmanlık yapmayı mübah yapmaz. Bu düşmanlık tohumunu içimize eken zihniyet, yarın bize başka bir düşmanla gelecek. Etmeyin eylemeyin. Bunu yapanların amacı İslam ya da Müslümanlar değil. Bunlar Suriye’de ölen insanları düşündüklerinden bunu yapmıyorlar. Bunların tek derdi saltanatlarını korumaktır." Sen misin bunu diyen. Seni gidi Şia hayranı Sunni seni diye, bizleri yaftaladılar.

Allah bu alçak zihniyet sahiplerinin gerçek niyetlerini ortaya çıkardı. Haklılığımız anlaşıldı. Daha önce bize Şiayı düşman olarak gösteren bu zihniyet sahipleri, şimdi de yeni ve taze bir düşman ihdas ettiler. Allah yapacak ya. Bu defa daha düne kadar beraber hareket ettikleri, onlar gibi Sunni onların dilini konuşan, onlar gibi giyinen bir ülkeyi yani Katarı düşman ilan ettiler. Yeni ve taze bir düşman. Peki hayırdır? Ne oldu? Kime saldırdı Katar? Hangi teröriste destek verdi? Cevap: İhvanı Müslümin, Hamas ve dünya âlimler birliği başkanı Yusuf El Kardawi. İyi de bu saydıklarınızın hepsi İslam âleminin Sunni bloğunun onlara destek vermekte ittifak ettikleri kişi ve kuruluşlardır. Şimdi siz tüm bir İslam alemini teröre destek vermekle mi suçlayacaksınız. O zaman sizin dışınızdaki herkes terörist öyle mi? Oyunu görüyor musunuz sayın seyirciler. Takke düştü kel göründü. Şimdi amacın ne olduğunu anladınız mı? Bunların derdi hiçbir zaman İslam ve Müslümanlar olmadı. Bu alçakların tek derdi başta büyük ve küçük şeytan olmak üzere kendi zulüm saltanatlarını ayakta tutmaktır. Bugüne kadar bize düşman diye dayattıkları da onların alçakça senaryolarından öte bir şey değildi. Bunun zamanlamasına bakıldığında da bu oyun ayan beyan görülecektir. Bu oyun büyük şeytanın ipi gevşetmesiyle başladı. İpini gevşetmeden kastım ise anlatılan şu hikayedir:

Günlerden bir gün şeytanın yolu bir köye düşmüş. Keyfi yerinde olan şeytan sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineğini sağan genç bir kadını uzaktan izlemiş. Şeytan kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş. Buzağı bu az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış debelenmiş ve boynundaki ip çözülmüş. Koşarak annesini emmeye giden buzağı süt kovasını devirmiş. Sağdığı süt ziyan olunca sinirlenen genç kadın eline geçirdiği odunu buzağıya vurunca yavru yere yığılmış. Yavrusuna saldırılan inek kayıtsız kalamayıp bir tekmede kadını yere serip öldürmüş. Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin ´gelinini öldürdüğünü görüp ineği tüfekle vurmuş. Silah sesini duyan koca, karısını yerde cansız yatar babasını da elinde tüfekle görünce silahını çekip babasını öldürmüş. Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam, bu kadar acıya dayanamayıp intihar etmiş. Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan; "BU FELAKETİ DE BANA YÜKLERLER, BUZAĞININ İPİNİ GEVŞETMEKTEN BAŞKA BEN NE YAPTIM ŞİMDİ" demiş.

Bizim şeytan da ben bir şey yapmadım diyor. Çok doğru ipi gevşetmekten başka bir şey yapmadın. Cenabı Allah bizlere akıl şuur ve basiret nasip etsin inşallah. Dualarınızda bizleri de unutmamanız dileğiyle, Allah’a emanet olun.

NOT: Medreseyi Yusufiye’den icazet alan muhterem büyüğümüz ve değerli seydamız Molla Mızgin’in ellerinden öpüyor, kendisini hürmet ve saygıyla selamlıyorum. Hoş geldiniz şerefler verdiniz. Rabbim çektiğiniz sıkıntılarınızı keffaret yapsın inşallah. Size İslam ve Kur’an’a hizmet edecek daha nice uzun ömürler nasip etsin inşallah.

(Zafer Birikli - Hürseda Haber)