Muaraza-i bilhuruf mümkün olmadı...

18 Ağustos 2017 Cuma, 07:23

Muaraza-i bilhuruf mümkün olmadı, muharebe-i bissüyufa mecbur oldular  (Bediüzzeman)

“Kâfirlerin kuran karşındaki acizliğine en büyük delil ise; tehlikesiz olan, yazılı bir ayet getirmek yolunu tercih etmek yerine, tehlikeli olan savaş yolunu tercih etmeleridir. Hâlbuki konuşarak, tartışarak Hz. Muhammed (as)’ı ilzam etmek, getirdiği Arapça ayetler gibi, ayetlerin yazılması gibi zararsız bir yol varken, can ve mal kaybına neden olacak böylesi tehlikeli bir yolu seçmek, onların bunu yapmaktan aciz olduklarını göstermektedir.”

Allah (cc), yeryüzüne gönderdiği Peygamberlerin kendi katından gönderildiğinin delili olarak Onları mucizelilerle göndermiştir. Bu peygamberlere verilen mucizeler farklı farklıdır. Peygamberlerin mucizelerindeki bu farklılıklar sebepsiz değildir. Bu mucizelerin çeşitliliği, Peygamberlerin gönderildiği bu kavimlerin yaşadığı zaman itibariyle revaçta olan ilim ve inanışlarla alakalıdır. Hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın zamanında sihir ilminin revaçta olması; Hazret-i İsâ (as)’ın zamanında ise tıp ilminin revaçta olması, allah (cc) da bu iki peygambere, bu zaman ve mekânın şartlarına uygun mucizeler vermiştir. Peygamber efendimiz (sav) zamanında ise, belâğat, fesahat, şiir, hitabet ve geçmiş milletlerin haberleri ve kahinlerin gaipten haber vermeleri revaçtaydı.  

Musa (as)’ın, sihirbazlara meydan okuması; İsa (as)’ın yaşadığı zamanın tabip ve doktorlarına meydan okuması gibi, Hz. Muhammed (as) da getirdiği kuranla O’nun zamanında sözü geçen ilimlerde söz sahibi olan; edip, şair ve kahinlere karşı meydan okumuştur. “Başta, ehl-i belâğate birden diz çöktürdü; hayretle Kur'ân'ı dinlediler. İkincisi, ehl-i şiir ve hitabet, yani muntazam nutuk okuyan ve güzel şiir söyleyenlere karşı öyle bir hayret verdi ki, parmaklarını ısırttı. Altınla yazılan en güzel şiirlerini ve Kâbe duvarlarına medar-ı iftihar için asılan meşhur Muallâkat-ı Seb'alarını[1] indirtti, kıymetten düşürdü. Hem gaipten haber veren kâhinleri ve sâhirleri susturdu. Onların gaybî haberlerini onlara unutturdu. Cinnîlerini tard(kovma) ettirdi. Kâhinliğe hâtime çektirdi(son verdi). Hem ümem-i sâlifenin(geçmiş ümmetler) vekayiine(olaylar) ve hâdisât-ı âlemin (dünyada meydana gelen olaylar) ahvâline vakıf olanları hurafattan ve yalandan kurtarıp, hakikî hâdisât-ı maziyeyi (geçmişte meydana gelen olaylar)  ve nurlu olan vekayi-i âlemi onlara ders verdi. İşte bu dört tabaka, Kur'ân'a karşı kemâl-i hayret ve hürmetle onun önüne diz çökerek şakirt oldular. Hiçbirisi hiçbir vakit bir tek sûreyle muarazaya (sözle mücadele karşı gelme) kalkışamadılar.”[2]

İslam düşmanlarının Kur’an’la muaraza yapamamalarının en önemli delili, beşer ürünüdür dedikleri bu ayetlere karşı herhangi bir ayet ve bir süre getiremeyişleridir. Oysaki Kur’an 23 yıl boyunca, hatipleri ve edipleriyle meşhur bu topluma, kendi dilleriyle inen bu ayetler gibi ayetler getirmelerini, damarlarına dokunduracak şekilde meydan okumuş, kimse bu meydan okumaya karşılık verememiştir. “Ve derdi ki: "Şu Kur'ân'ın, Muhammedü'l-Emin gibi bir ümmîden nazirini (benzerini) yapınız ve gösteriniz. "Haydi, bunu yapamıyorsunuz; o zât ümmî olmasın, gayet âlim ve kâtip olsun. "Haydi, bunu da getiremiyorsunuz; bir tek zât olmasın. Bütün âlimleriniz, beliğleriniz toplansın, birbirine yardım etsin. Hattâ güvendiğiniz âliheleriniz (ilahlarınız) size yardım etsin. "Haydi, bununla da yapamayacaksınız. Eskiden yazılmış beliğ eserlerden de istifade edip, hattâ gelecekleri de yardıma çağırıp Kur'ân'ın nazirini (benzerini)  gösteriniz, yapınız. "Haydi, bunu da yapamıyorsunuz. Kur'ân'ın mecmuuna (tamamına) olmasın da, yalnız on sûresinin nazîrini (benzerini) getiriniz. "Haydi, on sûresine mukàbil, hakikî, doğru olarak bir nazîre (benzerini) getiremiyorsunuz. Haydi, hikâyelerden, asılsız kıssalardan terkip ediniz, yalnız nazmına (tertip) ve belâğatine nazîre (benzerini)  olsun getiriniz. "Haydi, bunu da yapamıyorsunuz; bir tek sûresinin nazîrini (benzerini) getiriniz. "Haydi, sûre uzun olmasın; kısa bir sûre olsun, nazirini (benzerini)  getiriniz. Yoksa din, can, mal, iyalleriniz[3], dünyada da, âhirette de tehlikeye düşecektir." İşte, sekiz tabakada ilzam[4] suretinde, Kur'ân-ı Hakîm yirmi üç senede değil, belki bin üç yüz senede bütün ins ve cinne karşı bu meydanı okumuş ve okuyor.”[5]

Ehli küfrün İslam’a ve müslümanlara saldırmalarının nedeninin acizlikleri olduğu aşikârdır. Çünkü Kuran’ın, Kuran ayetleri gibi bir sure, ya da ayet getirmeleri için meydan okuması karşısında hiçbir ayet getirememiş, hiçbir söz söyleyememişlerdir. Eğer bunlar bir ayet dahi olsun, getirebilme gücüne sahip olsalardı, bunu yapmaktan geri kalmazlardı. Tarih kitapları bu sözleri övünerek kaydederdi. İslam düşmanları bunu Bakara suresi 23 ayeti şahsında Kur’an’ın (haşa) yalan sözlerle dolu olduğuna delil olarak göstereceklerdi. Tarih kitaplarında Müseylemetül Kezzab adındaki, yalancı peygamberin saçmalıkları dışında buna verilebilecek misale rastlanmamıştır. Kendisi Kur’an’a karşı nazire olabileceği vehmine kapıldığı, bazı deli saçması sözler sarf etmiştir. Ama ne acıdır ki, Müseylemetül Kezzabın kendi Kızı dahi, babasının ayet dediği bu sözlerinin yakışıksız olduğunu itiraf etmiştir.  Müseylemetül Kezzab Kuran’a nazire olarak söylediği bir sözü şudur: “Keçi ve sütü, hele karakeçilerin sütü bambaşkadır. Karakeçi ve beyaz süt; bu gerçekten acâib bir şeydir…”[6] İbni Hişam’ın bildirdiğine göre, bazı münafıklar Kur’an’ın bazı surelerini Müseyleme’ye öğretiyorlar ve o da buna bir nazire yapmaya çalışıyordu. Mesela: Fil suresine şunu nazire yapmıştır: “el-Fîlu me’l-Fîlu ve mâ edrâke me’l-fîlu lehu zenebun kasirun ve hurtumun tavil.” / "Fil, filin ne olduğunu bilir misin? Onun kısacık bir kuyruğu ve uzun bir hortumu var..."[7] Şimdi Fil suresinin bahsettiği tarihi bir olay olan ve Kâbe’ye hücum eden Ebrehe ordusunun nasıl harikulade bir şekilde Ebabil kuşları tarafından yok edildiği ve bu yok oluşun manzarasını çizerken, bu surenin ortaya koyduğu harika bir edebî üslup ve belagat örneğini bir tarafa koyun, sonra da Müseyleme’nin bu saçmalıklarına bakın!.. Bu sözler Kur’an’a nazire olabilir mi? Bu sözler Onlar karşısında bir ayet dahi getirmekten aciz olduklarının delilidir.

Kâfirlerin Kuran karşındaki acizliğine en büyük delil ise, tehlikesiz olan yazılı bir ayet getirmek yolunu tercih etmek yerine, tehlikeli olan savaş yolunu tercih etmeleridir. Hâlbuki konuşarak, tartışarak Hz. Muhammed (as)’ı ilzam etmek, getirdiği Arapça ayetler gibi, ayetlerin yazılması gibi zararsız bir yol varken, can ve mal kaybına neden olacak böylesi tehlikeli bir yolu seçmek, onların bunu yapmaktan aciz olduklarını göstermektedir. Büyük İslam Alimi, asrımızın bedii, Bediüzzeman Said Nursi Hazretleri, kuran karşısında acze düşen bu insanların bu durumunu birkaç cümleyle ne de güzel anlatmış: “İşte, hiçbir âkıl, hususan o zamanda Ceziretü'l-Arabdaki adamlar, hususan Kureyşîler gibi zeki adamlar, birtek edipleri Kur’an’ın bir tek süresine nazire yapıp Kur'ân'ın hücumundan kurtulmasını temin ederek, kısa ve kolay yolu terk edip can, mal, iyâlini tehlikeye atıp, en müşkülâtlı (zorluklu) yola sülûk (yönelme) eder mi? Elhasıl, meşhur Câhız'ın dediği gibi, "Muaraza-i bilhuruf (harflerle sözle tartışma) mümkün olmadı, muharebe-i bissüyufa (kılıçla savaşmaya) mecbur oldular”[8]

Üstadımızın bu son sözleri çok müthiş... “Muaraza-i bilhuruf mümkün olmadı, muharebe-i bissüyufa mecbur oldular.” Yani harflerle muarazaya, tartışmaya, cedelleşmeye; konuşmayla tartışmaya güç yetiremediklerinden dolayı, kılıçla savaşmaya mecbur oldular. O zamanın Mekke müşrikleri, buna muvaffak olamadıkları gibi, Kıyamete kadar da kimse muaraza yapmaya güç yetiremiyeceklerdir. Kuranın bu meydan okuması kıyamete kadar bakidir. "Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah’ın sözü olduğu hakkında şüpheniz varsa, haydi onun sûrelerinden birine benzer bir sûre meydana getirin ve Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın, iddianızda tutarlı iseniz."[9]

Bizleri de dualarınızda unutmamanız dileğiyle, Allah’a emanet olun. Bir dahaki yazımızda buluşmak üzere, Allah’a emanet olun.

(Zafer Birikli - Hürseda)

[1] Araplar arasında en rağbet edilen meta şiir ve belagat olması hasebiyle, o zamanlarda âdeta sözün pazarlandığı, görücüye çıktığı yerler olarak edebiyat pazarları kuruluyordu. Yapılan yarışmalar neticesinde seçilen şiirler altın yaldızla yazdırılarak Kâbe'ye asılıyordu; işte bu yedi adet şiire "muallakat-ı seb'a"denilmektedir.

[2] Risale-i Nur, Mektubat, 19.Mektup

[3] Bir kimsenin geçimini üstlendiği kişiler

[4] Susturma, cevap veremez hale getirme.

[5] Risale-i Nur, Mektubat, 19.Mektup

[6] Taberi, Tarih, 2/276

[7] el-Amidi, Gayetu’l-Meram fi ilmi’l-kelam, 344; el-Îcî, el-Mevakıf, 3/393

[8] Risale-i Nur, Mektubat, 19.Mektup

[9] Bakara, 2/23