Müslüman'ın, yaşadığı toplumun örf ve adetine karşı takınması gereken tavır

08 Eylül 2017 Cuma, 07:24

Sözlükte “iyi olan, yadırganmayan, bilinen, tanınan; peş peşe gelen” anlamlarındaki urf kelimesinin Türkçe’deki söylenişi olan örf, birçok fıkhî sonucun belirlenmesinde kendisine atıfta bulunulan belli nitelikteki sosyal davranış biçimlerini ve dildeki yerleşik kullanımları ifade eder. Avd kökünden olup “özel bir çaba harcamaksızın bir işi alışkanlık haline gelinceye kadar tekrar etmek” anlamındaki âdet ile örf arasındaki ilişki hakkında değişik açıklamalar yapılmıştır. Bu iki lafzın birbiri yerine ve aynı anlamı belirtmek üzere “örf ve âdet” şeklinde kullanımı oldukça yaygındır (bk. ÂDET). Türkçe’de örf ve âdeti ifade etmek üzere “an‘ane, gelenek, görenek, teâmül” ve -ahlâkî değerlendirme anlamı baskın olan- “töre” kelimeleri de kullanılır.[1]

Her toplumun atalarından kendilerine miras kalan örf ve adetleri vardır. İslam bir yaşam şekli olduğuna göre, İslam’a girdikten sonra yüzyıllardır uygulanagelen bu örf ve adetlerin durumu ne olacak? İnsanlar bu örfleri ve adetleri yapmaya devam mı edecek, yoksa bunları terk mi edecek.

İslam dininde ve O’nun yüce kitabı Kur’an’ı Kerim’de haramlar tek tek sayılırken, helaller sayılmamıştır. Çünkü haramlar gibi, helaller de sayılsaydı şayet, sınırlı sayıdaki bu helallere yarın başka helaller eklenemeyecekti. Onun için İslam fıkhında genel bir kaide olarak; ”Eşyada aslolan ibahattir” yani her şeyin mubah olmasıdır, genel bir  hukuk kaidesi olarak konulmuştur. Hiç şüphesiz, İslam hukukçularının koydukları bu kaide kendi buluşları değil, Kur‘an-ı Kerim’in ayetlerinden, emirlerinden çıkardıkları bir kaidedir. Mesela Nisa suresi 24 ayetinde “bunların dışındakiler size helal kılındı” ayeti, haram kılından bazı şeyler dışındakilerin helal olduğunu vurguluyor. Maide suresindeki başka bir ayette de “Size okunacaklar dışında kalan hayvanlar sizin için helal kılındı”[2] 2 denilmekle sayılı bazı şeyler dışındakilerin helal olduğu belirtilmektedir. Bu temel kaide olmasaydı hayat yaşanılmaz bir hal alacaktı. İslam’ın bu kanunu bu dinin fıtrat dini de olduğunun en güzle misalidir.

Peygamber efendimiz (sav) Peygamberlik vazifesiyle vazifelendikten sonra, yaşadığı toplumun tüm adet ve örflerini değiştirmedi. Bilindiği gibi hadis; Hz. Peygamberin (SAS) sözleri veya yaptığı hareketleri veya takririne denir. O toplumda yapılan birçok fiili Peygamber (as) da yapıyordu. Peygamber bunu Peygamberlik vazifesinin bir gereği olarak değil, o toplumda yşayan bir fert olma hasebiyle yapıyordu. Yaşadığı bu toplumun örf ve adetleri O’nun takriri hadislerdendir. Arplar arasında, Mekke’de, Medine’de eskiden beri cari olup da Hz. Peygamberin (SAS) yasaklamadığı her şey bu memleketin örf ve adetlerinden sayılır.

Resulullah (sav), İslam’a muhalif bazı söz ve davranışları yasaklamış, aykırı olmayanları ise yasaklamamış öylece bırakmışlardır. Bunlardan bazıları, İslam Hukukuna girmiş, günümüze kadar gelmiştir. Günümüze kadar gelen ve islam hukukuna giren uygulamalardan bir tanesi ve o zamanın Araplarının bir örfü de, kan parası (diyet) olarak verilen yüz deve meselesidir. Peygamber efendimiz (sav)’in dedesi Abdulmüttalip, kendisine on erkek evlat vermesi halinde içlerinden birisini kurban edeceğine, boğazlayacağına dair Allah’a söz vermişti. Ne zaman ki on oğlu oldu, aralarından kurbanlığı seçmek için kura çekti. Kurada, ilerde Hz peygamberin babası olacak olan Abdullah çıktı. Bunun üzerine oğlu Abdullah’ı öldürmeye karar veren Abdülmuttalib’i bundan vazgeçirmek için yakınları müdahale ettiler. Bunun halk arasında bir adete dönmesinden korktular. Sonunda Abdülmüttalip kahin (gaypdan haber veren) bir kadının hakemliği sonucu oğlu yerine yüz deveyi kesmeyi kabul etti. Bu olaydan sonra, Mekke örfünde kan parası yüz deve olmuş oldu. İslam da bu âdeti olduğu gibi benimsedi. Hâlbuki bu henüz yeni bir adetti; menşei ilahi değildi ve geçmiş peygamberlerden de gelmiyordu. Böylece görülüyor ki, putperestlerin kötü olmayan adetleri (uygulamaları) takriri hadis’in tarifi çerçevesinde İslam hukukuna girmiştir. Tüm fıkıh kitaplarımızda kan bedeli yüz deve olarak belirlenmiştir. Bunun kaynağı da, cahiliye devri (İslam öncesi) putperestlerinden kalma bu adettir.

Hz. Peygamber (s.a.s) de getirdiği şeriata aykırı olmadığı müddetçe içinde yaşadığı toplumun örf ve adetlerine uymuştur. O’nu sıradan bir insandan farklı kılan şey ise; O, bunları yaparken bilinçli yapıyordu. İmam Buhari (RA)’nin kitabına verdiği isimden de anlaşılacağı gibi, bu kitap Hz. Peygamber’in (s.a.s) sözlü veya fiili hadisleri değil aynı zamanda yaşadığı asrın uygulamaları örf-adetlerinin de içine almaktadır. Bu kitabın asıl adı şudur: el-Cami’u’s-Sahihi’l- Muhtasari’l-Müsned min Umuri Resulillahve Eyyâmihi. Görüldüğü gibi, “Câmi” kelimesi ile ihtiva ettiği hadisler, “es-Sahih” kelimesi ile sahih hadislerin seçildiği, “el-Muhtasar” kelimesi ile bütün sahih hadisler değil bir kısım sahih hadislerin seçildiği, “el-Müsnet” kelimesi ile her hadisin filan filandan o da filandan… Şeklinde ilk kaynağına dayandırıldığı, “min-umûri Resulillah ve eyyâmihi” tabiri ile Hz. Peygamber’in (s.a.s) emirleri ve yaşadığı asırdaki uygulamaların neler oldukları belirtilmek istenmiştir.

Günümüzde toplumun İslam’a aykırı olmayan örf ve adetlerini “bidat” adı altında eleştiren ve bunu da İslam adı altında yapanlara göre Peygamberden sonra çıkan her şey bidattır ve her bidat dalalettir. Oysa ki İslam alimleri bu hadisi her çıkan yeni ret edilecek, kabul edilmeyecek diye bir mana vermemişlerdir. Bidatlara karşı en büyük savaşı veren sahabenin başında gelen Hz.Ömer (ra)’ın teravihin cemaatle ve yirmi rekaatle kılınmasını talimatını verdikten sonra ne güzel bir bidat oldu sözünden de bu anlaşılmaktadır. Bidatlara karşı olduklarını iddia eden insanlardan hangisi bidat konusunda Hz.Ömer efendimiz (ra)’dan daha hassastır.

Hadisin niçin söylendiğini bilmeden sadece zahiri manaya bakarak hüküm vermek şariin maksadının anlaşılmaması demektir. Mesela herkesin iyi bildiği iyi bildiği bir hadisi şerifte Hz. Peygamber (SAS): “iyi biliniz ki, güç kuvvet atma(da)dır, dikkat ediniz kuvvet atmaktır, şüphesiz ki kuvvet atmaktır” buyurmaktadır. Hadisin zahirine bakıldığında gücün ok atmakta olduğu anlaşılacaktır. Nitekim ayeti kerimede de: “sizde onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihat için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın…”[3] buyrulmuştur. Bu hadisin zahiri manasında bakıp füze ve silahlar yerine insanlar ok atmaya teşvik edilebilir mi? Günümüz şartlarında ok değil okun temsil ettiği mana göz önünde bulundurulmalıdır.

Günümüzde Müslümanlar, dünyanın değişik coğrafyalarına yayılmış birçok kültür ve inanışla karşı karşıya gelmiştir. Bu insanların kazanılabilmesi için, Müslümanların yaşadıkları ülkelerde İslam’a muhalif olmayan örf ve adetlere dikkat etmeleri, bu insanlara davalarını anlatabilmenin en etkili yolu ve yöntemidir. Nitekim İslam’dan önce müşriklerin kurmuş olduğu bir yardım organizasyonu olan “Hılful Fudul” cemiyeti için, Peygamber olduktan sonra; eğer bugün o kuruluşa davet edilirsem yine iştirak eder onlara yardımcı olurum demesi, inancımıza muhalif olmadığı müddetçe onların örf ve adetlerine uyabileceğimizi gösteren delillerden bir tanesidir. Nitekim ayeti kerimede de:

لَا يَنْهٰيكُمُ اللّٰهُ عَنِ الَّذ۪ينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدّ۪ينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ اَنْ تَـبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُٓوا اِلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ ﴿٨﴾

“Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah âdil davrananları sever”[4] buyrulmuştur.

Biz Müslümanlar, özelliklede islam davetçileri olmak üzere, nerede yaşarsak yaşayalım, içinde bulunduğumuz toplumun adet ve örflerini göz ardı etmeyelim. İslam’a muhalif olmadığı müddetçe bu örf ve adetlere bizler de uyalım.

Bir dahaki yazımızda buluşmak ümit ve temennisiyle Allah’a emanet olun, dualarınızı bekliyorum.

(Zafer Birikli - Hürseda)

[1] TDV ÖRF MADDESİ

[2] Maide 1

[3] Enfal , 60

[4] Mumtehine ,8