Gayr-ı meşru muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir

13 Ekim 2017 Cuma, 00:24

Hub kelimesi, Arap dilinde saf sevgi anlamına geldiği gibi, bir şeyin aslı ve özü anlamlarına da gelir. İnsanın oluşumunun aslı ve özü kalptir. Kalp insanın özü olduğu gibi sevginin de merkezidir. Araplar, dişlerin parlaklığı için de aynı kelimeyi kullanırlar. Kaynamak üzere olan suyun üstüne çıkmağa başlayan kabarcıklara da habab denir. Buna göre muhabbet susamışlıktan (fazla arzudan) kalbin kaynaması, taşması, sevilene ulaşmak için çırpınmasıdır. “Hababul-ma” suyun fazlasına denir. Muhabbet de kalpteki düşüncelerin en baskını olduğundan “h-b-b” ile ifade edilmiştir. Türkçede muhabbetin (muhabbetin) karşılığı sevgidir. Bunun da normaline sevgi, aşırısına aşk daha aşırısına da sevda/tutku denir.[1]  Türkçe sözlükte ise sevgi kelimesi; “İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu”[2] şeklinde açıklanmıştır. Kuranda sevgiyi anlatmak için üç ayrı terim kullanılmıştır. Muhabbet, meveddet ve ülfet. En çok kullanılanı ise hub kelimesidir. Kuranda hub, yani sevgi kelimesi ve türevleri 83 yerde geçmektedir.  Meveddet kelimesi 28, ülfet kelimesi 8 yerde geçmektedir.[3]

Sevgi ve muhabbet üzerine birçok tanım yapılmıştır. Çeşitli ilim dalları ve bu ilim dallarında mahir nice zatlar, sevgiden ne anladıklarını dile getirmişlerdir. Şüphesiz ifade edilen tanımların hepsi, kişisel sevgi tanımlarıdır. Çünkü sevginin tanımını yapan kişi, görmediği soyut bir kavramın tarifini yapmaktadır. Tıpkı Mevlana’nın anlattığı fil hikâyesinde, ömürlerinde fil görmemiş insanların karanlıkta filin nasıl bir hayvan olduğuyla ilgili söyledikleri sözler gibi.[4]

Tanımdan da anlaşıldığı gibi sevgi, düşünebilen, idrak edebilen bir varlık olan insan için söz konusudur. İnsanoğlu çevresinde görmüş olduğu birçok şeyi sevebilmektedir. Duyu organlarının zevk aldığı her şeye karşı yakın bir ilgi ve alaka hissedebilir. Bu duyguya sevgi denir. Örneğin gözün gördüğünden, dilin tattığından, kulağın duyduğundan ve burnun kokladığından zevk alması gibi, tüm bu zevkler, insanda onlara karşı bir muhabbet duymaya ve sevgi beslemeye sebebiyet vermektedir. Nitekim Hz. Enes (ra)’tan rivayet edilen bir hadiste Efendimiz (sav)’in şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Bana koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nuru ise namazda kılındı.”[5] Bu hadis, Efendimiz (sav)’in, kokuyu, kadını ve namazı sevdiğinden söz etmektedir. Bu hadiste aynı zamanda, insan azalarının sevme kabiliyetlerinden de söz edilmektedir. Güzel koku, burnun zevk almasıyla; kadın gözün zevk almasıyla sevilir. Ama namaz, ancak kalbin zevk almasıyla sevilir. Kâinattaki her şey buna kıyas edilebilir. Sevilen her şeyde bedenin bir hissesi vardır.

Sevgi kavramı insandan insana farklılıklar gösterir. Sevgiye bir sınır çizilemez. Üstad Bediüzzeman hazretlerinin insandaki sevginin sınırlarının çizilemeyeceği ile ilgili söylemiş olduğu şu söz, tam da bunu anlatmaktadır : İnsan kâinatın en câmi bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derç edilmiştir.”[6]

Sevginin fayda vermesi, sözü edilen sonuçları doğurabilmesi, sevginin yerinde kullanılmasıyla mümkündür. Üstad Bediüzzeman, Risalei Nur’da bu konuyu şöyle dile getirmiştir"Hem dahi, ey bedbaht ehl-i dalâlet ve gaflet! “Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir” kaidesi sırrınca, siz, fıtratınızdaki Cenabı Hakkın zât, sıfat ve esmasına sarf edilecek muhabbet ve marifet istidadını, şükür ve ibâdât cihâzâtını nefsinize ve dünyaya gayr-ı meşru bir surette sarf ettiğinizden, bil’istihkak cezasını çekiyorsunuz. Çünkü Cenâb-ı Hakka ait muhabbeti nefsinize verdiniz. Mahbubunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünkü hakikî bir rahatı, o mahbubunuza vermiyorsunuz. Hem onu, hakikî mahbub olan Kadîr-i Mutlaka tevekkül ile teslim etmiyorsunuz, daima elem çekiyorsunuz.” [7] Nursi’nin bu sözleri, sevginin asıl amacının ne olduğu hakkında bize fikir vermektedir.

Kâinatta faydalı olan her şeyin, istenilen faydayı verebilmesi kullanma ölçüsüne bağlıdır. Bu ölçünün dışına çıkıldığında ise fayda yerine zarar verir. Nitekim doktora giden hastalara ilaç yazan doktorun, ilacın kullanım şekli ve dozajını yazmasının sebebi bu değil midir? Hastalığın şifası için kullanılan ilaç, doktor reçetesine göre kullanılmazsa, iyileşmesine fayda sağlamadığı gibi hastalığı ziyadeleştirme tehlikesi vardır.  İlaçlarla intihar eden insanların sayısının az olmadığı bilinen bir gerçektir. İnsanın faydası için üretilen bir ilaç olmasına rağmen, ölçüsüz kullanımdan dolayı ilaç, öldürücü bir zehre dönüşmektedir.

Sevgi ilacı, fayda ölçüsü çerçevesinde kullanıldığında fayda vermeme ihtimali yoktur. “Madem öyledir, ey nefis, aklın varsa bütün o muhabbetleri topla, hakikî sahibine ver, şu belâlardan kurtul. Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemâl ve cemâl sahibine mahsustur. Ne vakit hakikî sahibine verdin; o vakit bütün eşyayı Onun namıyla ve Onun âyinesi olduğu cihetle ıztırapsız sevebilirsin. Demek, şu muhabbet doğrudan doğruya kâinata sarf edilmemek gerektir. Yoksa muhabbet, en leziz bir nimet iken, en elim bir nikmet olur.”[8] Sevginin nimet iken, nikmet(şiddetli ceza) olması sevginin afetidir. Nitekim âşıkların sevgi diye tabir ettikleri, oysaki tutku olan sevgilerinin kendilerine zarar verme, hatta öldürmeye varmasının sebebi de budur.

İnsanın sair özellikleri gibi, sevginin de yaratılmasının asıl sebebi, cenabı Allah’a ulaşmaya bir vesile olmasıdır. Allah’ın zatı dışında elbette ki başka şeylere de sevgi beslenir. Ama bu sevgi Allah’a duyulan sevgi gibi olmamalıdır. “İnananlar ise en çok Allah’ı severler.”[9] Cenabı Allah, kendisine duyulan sevginin mahlûkata verilen sevgiyle eşdeğer olmamasını istiyor. İnsan olarak bazı şeylere sevgi beslenmesi insani bir haslettir. Ama Allah’ın sevgisinin her şeyin üstünde olması, mümin olmanın, fasık olmamanın alametidir. “De ki: «Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resulünden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez.”[10] Kâinatta gözümüzün gördüğü her şeyin veriliş gayesi Allah’a kulluğun ifa edilmesi içindir. Buna sevgi de dâhildir. Allah’a kulluğa hizmet etmeyecek sevgi merduttur. “Muhabbet ise, sevdiğin şey, ya seni tanımaz, Allaha ısmarladık demeyip gider (gençliğin ve malın gibi), ya muhabbetin için seni tahkir eder. Görmüyor musun ki, mecazî aşklarda yüzde doksan dokuzu, maşukundan şikâyet eder. Çünkü Samed âyinesi olan bâtın-ı kalple sanem-misal dünyevî mahbuplara perestiş etmek, o mahbupların nazarında sakildir ve istiskal eder, reddeder. Zira fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar(şehvânî sevmeler bahsimizden hariçtir.).”[11] Böyle sevgiler insanın gözünü kör, kulağını sağır eder. Çünkü böyle bir sevgiye sahip olan kişi kendinden başka kimseyi görmez. Bu kişilerin tek hedefi, geçici olan bu hevesatını tatmin etmektir. Üstad Bediüzzaman, bu tarz bir sevgiyi gecenin karanlığında ışık saçan yıldız böceğinin misaline benzetiyor. Bu böcek cenabı Allah’ın bahşetmiş olduğu bir lütufla, gece karanlığında kendi cüssesi kadar veya bir damlacık ışık saçar. Kendisi bu bir damlacık ışıkla iktifa eder. Onun dışında dünya karanlıkta kalmış; eşi dostu ışığa hasret kalmış, umurunda değildir.

“İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve hakeza şedit hissiyatlar, umuru uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı şiddetli bir surette fâni umuru dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere baki elmas fiyatlarını vermek demektir. [12]  

Allah’ın insana kendi cemal ve kemalini sevmesi için verdiği kalp ancak, ebedi ve solmayan bir güzellik ile tatmin olabilir. Allah’a tahsis edilmiş kalbi fani mahlûkata tevcih edenler, bunun acı sonuçlarını hem dünyada hem de ahirette göreceklerdir.

Rabbim bizi mecazi aşklardan yüz çevirip, kalpleri Allah aşkıyla yananlardan eylesin. Bu vesileyle, mecazi aşklardan yüz çevirip, kalbini gerçek aşk olan, Allah’ın aşkıyla dolduran ve bu uğurda 5 Ekim 1992 günü, şehadete kavuşan, aziz dostum ve muhterem ağabeyim Fahreddin Çelik’in şehadet yıldönümünde, O’nu rahmetle anıyor, şehadetini tebrik ediyorum. Yanlış hatırlamıyorsam, şehadetinden bir gün önce, Şehid Vasfi’nin ağabeyi Şehid Yahya’nın defninde görmüştüm. Mezarlıkta Şehid ve şehadet üzerine kısa bir konuşma geçti aramızda. O ilahi aşk ve sevda gözlerinden fışkırıyordu. Samimi aşkı sayesinde maşukuna kavuştu. Rabbim bizlere de o aşkı ve sevdayı nasip etisin. Bizleri onların şefaatinden mahrum etmesin inşallah.

Dualarınızda bizleri de unutmamanız temennisiyle, Allah’a emanet olun.

(Zafer Birikli - Hürseda)

[1]Kuran kavramları ansiklopedisi, A. Alkan. C.9 syf. 197

[2]Türkçe Sözlük Türk Dil Kurumu Yayınları Ankara 2012

[3] Kuran kavramları ansiklopedisi, A. Alkan. C.9 syf.204 İstanbul

[4] Mesneviden Hikâyeler, Süheyl Seçkin Oğlu, s.70, Timaş Yayınları 2010

[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: c.7, s.516.

[6] Risalei Nur Kulliyatı. 24.Söz beşinci dal birinci meyve sayfa 358 Envar Neşriyat İstanbul

[7] Said Nursi Risalei Nur Kulliyatı. Sözler, sayfa 634 Envar Neşriyat İstanbul

[8] A.g.e Sözler Sayfa 634

[9]Bakara 165

[10] Tövbe 24 

[11] Said Nursi A.g.e sayfa 358

[12] Said Nursi A.g.e Mektubat Sayfa 33