Cesurlar bir gün, korkaklar her gün ölür

18 Kasım 2017 Cumartesi, 10:12

Bizi biz yapan, bize değer ve şeref kazandıran insan olmamız değildir. Kur’an’ın birçok yerinde insanların hayvanlardan daha aşağı bir derekede olduklarından söz edilmektedir. Bizi değerli kılan, İslam dininin mensubu ve onun yüce peygamberi (sav)’ın ümmeti olmamızdır. Hiç şüphesiz bu, şereflerin en büyüğüdür. Bize bunu lütfeden Allah’a ne kadar şükredersek azdır. Ama her nimetin bir külfeti olur kaidesince, bu nimetin de bir külfeti olacak elbet. Ama bu nimet, uğrunda her şeyimizi feda etmek pahasına da olsa, uğrunda çekilecek tüm külfetlere değer. 

Bu nimetin büyüklüğünü ve bir mümine kazandırdığı şerefi dile getirmeyen hiçbir mümin yoktur. Ama sorun şu: karşılığı Allah’ın kendi kitabında “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.”[1] diyerek taltif ettiği bu ümmetin bir ferdi olma şerefi ve kimsenin görmediği, duymadığı, aklından dahi geçiremediği nimetlerin hazırlanmış olduğu cennete girmeye hak kazanmak olan, bu kutlu davaya hizmetten bizi alıkoyan nedir? Allah’ın rızasını kazanıp, O’nun cennetine girmek, Peygamber (as)’a komşu olmak; en önemlisi ateşe odun olmaktan kurtulmak için, bu davaya hizmet için, her sıkıntıyı, eziyet ve mihneti göze alıp var gücümüzle çalışmamız gerekmez miydi? Acaba bizi bundan alıkoyan nedir? Ayetin tabiriyle “ وما لكم“ yani size ne oluyor? Bu soruya bir İslam âlimi, çok veciz iki cümleyle cevap vermiş: “İnsanları çalışmaktan alıkoyan onları zillete sürükleyen acaba nedir? Olayları sebeplere bağlayıp gerçekleri görmek istersek karşımızda bütün hastalıkların başı ve tüm zaaflarımızın yegane kaynağı olan şu hastalığı görürüz : “Korkaklık”

Evet, memleketlerin tarumar olmalarına sebebiyet veren, düzenlerini bozan, kralların azimlerini yıkan, tahtlarını deviren hastalık korkaklıktır. Ulemanın kalplerini zayıflatan, seslerini kısan, iyilik isteyenlere kapıları kapatan, hidayet kaynaklarını arayanlardan saklayan, benliklere, zillete tahammülü kolaylaştıran, aşağılığın getireceği kötü durumları onlara hafif gösteren, köleliğin ağır yükünü azaltan, hastalık korkaklıktır. Korkak kimse aşağılığın getirdiği zorlukları kolay, yoksulluğun yol açtığı sıkıntıları refah zanneder. “ Zelil düşene zillet zor gelmez, ölüye yara hiç acı vermez.”

Cesur insan bir defa şereflice ölürken, korkaklar ölüm korkusuyla yaşayarak her gün ölürler. Hem de her günde defalarca… Deve kuşu misali, kumun içine soktuğu kafasını dışarı çıkaramadığı için her an ölmektedir. Her halükârda düşmanları görebilecek gözü kalmazsa bile bu duruma razıdır. Gözleri ancak kendisine verileni görür. Onun öfkeden hırlayacak bir nefesi, acıları hissedecek bir duygusu da kalmamıştır artık. İşte onun hayatı: Hiçbir şeye sahip olmadığı halde, kanaatle her şeyini yitirmiş, amacına ulaşıp niyetinin gerçekleştiğini zannetmiş bir kimse...

Korkaklık, insanın durumuna uygun olmayan bir engele karşı, direnme gücünü zayıflatan bir duygudur. Korkaklık, ruh hastalıklarından bir hastalıktır. Korkaklığın birçok çeşidi vardır. Ancak özüne bakıldığında, hepsinin ölüm korkusundan olduğu görülecektir. Kuşkusuz ölüm, herkesin tadacağı ve varacağı bir olgudur. Ölümün bilinen bir saati veya yeri yoktur. Doğuştan sonra insan, her an için ölümle karşı karşıyadır. Zamanını da Allahtan başka kimse bilmez. Korkmak insanların ömrünü uzatmadığı gibi, Allah’ın O’nun için takdir ettiği tehlikeyi de ondan savamaz. Ölüm korkusu korkakta öyle bir seviyeye ulaşır ki; bu öldürücü hastalık, Allah’ın kâinatın mutlak hâkim ve idarecisi olduğundan onu gaflete düşürür. Oysaki insan, kendisi için yaratılan yetenekleri ve güçleri Allah’ın yolunda kullanması halinde, daha güvende olur. Çünkü Allah’ın kendi dinine yardım edenlere bir vadi vardır. Nitekim tarihte sayı ve silah olarak az olmalarına rağmen cenabı Allah, Müslümanlara nice zaferler bahşetmiştir. Kazanılan hiçbir zafer, Müslümanların kendi güç ve kuvvetinden kaynaklanmamıştır.

Korkak insanların sergiledikleri bu tavırları, cehaletlerinden de kaynaklanmaktadır. Bu cehalet sebebiyledir ki, korkak insan, her adımda helak olacağını ve kendisini bir tehlikenin beklediğini kuruntular. Hâlbuki önündeki insani olaylara bir defa baksa ve yücelik uğruna çalışanların elde ettikleri başarıları, yollarının üzerlerinde hafifleştirdikleri zorlukları görse, tüm bu endişelerinin aslında kuruntu ve boş şeyler olduğunu anlayacaktır. Tüm bu kuruntuların, şeytanın birer vesvesesi olduğunu, Allah yolundan çevirmek için hileleri ve iyiliklere ulaşmayı engellemek için tuzakları olduğunu görecektir.

Korkaklık, zamanın şartları ve zorluklarının, insanı aldatmak, halkları sindirmek için hazırladığı bir hilesidir. Korkaklık şeytanın; Allah’ın kullarını avlamak ve onları O’nun yolundan çevirmek için kullandığı bir ağıdır. O, her rezaletin nedenidir. Sevilmeyen huyların, yokluğun, fesadın ve küfrün yayıcısı; mikrobu ve çağrıcısıdır. Cemaatleri dağıtıp ilişkileri koparan, orduları hezimete uğratıp bayrakları indiren; sultanları yücelikten alçaklığa düşüren, hainleri savaş esnasında hıyanete sevk eden, korkaklıktan başka nedir ki? Alçakların ellerini rüşvet pisliğine dokunmaya iten korkaklıktan başka nedir ki? Yalan, nifak ve sair insan hayatını ifsat eden hastalıkların yegâne kaynağı korkaklık değil midir?

Korkaklık, karakter sahibi bir insanın üzerindeki utanç lekesidir. Hele Allah’a, Resulüne, ahiret gününe inanıp çalışmalarının sonucu olarak sevap elde edeceklerini ümit eden mü’minler için böyle bir leke çok daha büyük olacaktır.

Müslümanlar, İslam’ın çizdiği sınırlar çerçevesinde, bu aşağılık sıfattan uzak durmalıdır. Zira korkaklık, Allah’ın hoşnutluğunu elde etme yolunda yapılacak çalışmaların en büyük engelidir. Oysa Müslümanlar, O’nun hoşnutluğundan başka bir şey ummazlar. Kur’an’ı okuyanlar, Allah Teâla’nın ölüm sevgisini iman alameti olarak gösterdiğini idrak edeceklerdir. O, inat edenlerin kalplerini ölümle sınamış ve kâfirleri zemmederken şöyle buyurmuştur: “Kendilerine, ‘Ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekâtı verin" denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir kısmı insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve "Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Ne olurdu bize azıcık bir müddet daha tanımış olsaydın da biraz daha yaşasaydık?’ derler...”[2]  Hakkın yolunda ileri atılmak, mallarını ve canlarını O’nun sözünü yükseltmek için harcamak gerçek Müminlerin özelliklerindendir. Mümin, ecelin Allah’ın elinde olduğunu ve dilediği şekilde üzerinde tasarruf yapabileceğini, İslam dinine hizmet etme görevini edada göstereceği gevşekliğin ecelinde bir uzatmayacağını, Allah yolunda öne atılmanın ömrünü asla kısaltmayacağını bilen kişidir. Mümin kendisi için şu iki güzel şeyden birini bekler: Ya izzet içinde yaşamayı; ya da Allah’a yakın bir şekilde mutluca ölmeyi. Bu durumda ruhu semanın en yüksek katlarına yükselecek ve orada mukarrebun melekleriyle buluşacaktır.

Bir gün İslam ümmetinin dünya zaferini tekrar elde edeceğine, mü’minlerin geçmişlerinden miras aldıkları varlıkla ve kalplerindeki inanç eserleriyle az bir uyarı ve hatırlatma sonucunda aslanlar gibi ayağa kalkacaklarına, yitirdiklerini geri atıp, var olanı koruyacaklarına ve Allah katında büyük bir makam elde edeceklerine inanıyoruz. Hiç şüphesiz bu makamı elde edebilmek, dünyevi makamları bu makam için terk edebilmek ve o makama ulaşabilmek için korkmadan imanın verdiği cesaretle hareket edebilmekle mümkündür.

Dualarınızda bizi de unutmamanız temennisiyle, Allah’a emanet olun.

(Zafer Birikli - Hürseda)

[1] Al-i İmran: 110

[2] Nisa: 77