Üzülmeyin gevşemeyin, 'Fecre yemin olsun ki'

05 Ocak 2018 Cuma, 12:14

Ey bu devrin firavunlarının, nemrutlarının, Ebu Cehil’lerinin zulümleri altında inleyen, zindanlarını dolduran mustazaf ve kimsesizler! Ey Allah Tebarek ve Teâlâ’dan başka kimsesi olmayan ve O’nun rızası için canlarını mallarını ve ailelerini feda edenler! Ey ömürlerinin en güzel günlerini, hayatlarının baharını küfrün zindanlarında geçirenler! Ey bu uğurda babalarını evlatlarını, kardeşlerini, kocalarını eşlerini şehit verenler! Üzülmeyin gevşemeyin.

İslami davanın Mekke dönemi çok sancılı geçmişti. Sırf Allah’a inanıyorlar diye ehl-i imana akıl almaz işkenceler reva görülüyordu. Öyle ki bu işkencelerin zorluğundan yakınan Habbab bin Eret gibi bir sahabe, Resulullah (sav)’a gelerek bu işkencelerin bitmesi ve işkencecileri cezalandırması için Allah’a dua etmesini isteyecek seviyeye getirmişti. Küfür karanlığının her tarafı kuşattığı böyle bir anda Allah (cc) bir fecr-i sadığı müjdeliyordu indirilen Fecr suresiyle. “And olsun fecre. On geceye (Zilhicce ayının ilk on gecesine). Çifte ve teke. Gitmekte olan geceye. Nasıl, bunlarda bir akıl sahibi için yemin var değil mi? Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Sütunlar sahibi İrem’e? Ki ülkeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı. Vâdide kayaları yontan Semud kavmine? Kazıklar sahibi (güçlü, kuvvetli) Firavun'a? Bunlar ülkelerde azmışlardı. Oralarda çok bozgunculuk yapmışlardı. Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı. Kuşkusuz Rabbin her an gözetlemededir.” (Fecr: 1-14)

İndirilen bu sureyle Allah (cc), adeta şöyle buyuruyordu: “Ey mü’min kullarım! Ey imanları büyük suç kabul edilen, Rabbim Allah dedikleri için suçlu görülen Müslümanlar! Sakın üzülmeyin! Sakın ümitsizlik ve ye’se kapılmayın! Sabredin! Yakında, hem de pek yakında gece gibi karanlık günler, zulüm ve işkence dolu günler geçecek ve zafer gelecektir. Fecre ulaşacak, zaferi kucaklayacaksınız. Geçmişte ehli imana akıl almaz işkenceleri reva görenlere, kendi güç ve saltanatlarına güvenenlere, yeryüzünde ilahlık iddiasında bulananlara, insanları Allah’a kulluktan alıkoyup kendilerine kul yapma hevesinde olanlara rabbinin ne yaptığını görmedin mi? Peygamber Efendimiz (sav)’in sözü edilen kavimleri görmesi mümkün olmadığı halde, Allah’ın bu şekilde hitap etmesinin sebebi; sözü edilen helak olmuş kavimlerin memleketlerinin Arap diyarına bitişik olması ve onların haberlerinin tevatüren nakledilmiş olmasıydı. Tevatür, kesin ilmi ifade eder. Buradaki anlamı biliyor musun demektir. Çünkü kesin bir ilimle bilmek görmek gibidir. Yani, Rablerine karşı tuğyan eden bu kavimlere, Rabbinin ne yaptığı, kesinlikle biliniyor. Hem de ey Mekke müşrikleri, o kavimler güç ve kuvvet bakımından sizden kat kat daha güçlü, askerlerinin sayısı sizinkilerden daha fazla olduğu halde, Allah onları helak etti. Ayette de bu konu şu ayetle dile getirilmiş: “Ki ülkeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı.” (Fecr: 8)

Ad kavminin insanlarının kocaman taşları kaldıracak güç ve kuvvette oldukları rivayet edilir. Onlar bu halde kendi güç ve kuvvetlerine güvenirlerken, Allah onları ansızın yakalayıverdi. Ayette Allah’ın helak ettiği kişilerden birinin de Firavun olduğundan söz ediliyor. Firavun için de “Kazıklar sahibi” tabiri kullanılıyor. Bununla ilgili de İslam âlimleri birçok görüş ileri sürmüşlerdir. Bir görüşe göre buna, "kazıklı" denmesinin sebebi, askerinin çokluğundan veya bir yere konakladıkları zaman, kurdukları çadırlardan ötürüdür. Bir diğer görüş de şudur ki; Firavun, insanlara azap ediyor ve onları, ölünceye değin, kazıklara bağlıyordu… Peygamber Efendimiz (sav)’den rivayet edilen bir hadiste; Firavun'un hanımı (Asiye) için dört kazık diktirdiği, onu bu kazıklara bağladığı, göğsüne büyük taş koydurduğu ve onu, güneşe doğru çevirdiği; hanımının da başını semaya doğru kaldırarak, "…Ey Rabbim, benim için katında cennette bir ev yap... " (Tahrim: 11) diyerek duada bulunduğu rivayet edilmiştir. Allah Teâlâ da, onun cennetteki evini, köşkünü geniş tuttuğunu; Asiye’nin de oradaki evini gördüğü rivayet edilmiştir. Kazıklarla ilgili bir diğer görüşte; kazıklardan kastın, öldükten sonra yere çakılan kazık gibi diktirdikleri piramitler olduğudur. Firavun, öldükten sonra da ilahlığı devam etsin, öldükten sonra insanlar onları unutmasın diye taşlarının her biri 20 ton ağırlıkta ve günümüze kadar da gelen devasa piramitleri yaptırmıştı.

Tüm bunlar, onları Allah’ın gazabından koruyamadı. Çünkü Rabbin gözetlemedeydi. Rabbinin azabından habersiz bir haldeyken, Rabbin onları yakaladı. Sözü edilen kavimler Allah’ın azabına, hiç beklemedikleri bir anda yakalanmışlardı. Onların üzerine azap kamçılarını yağdırdı. Herkesi farklı farklı azap kamçılarıyla azaplandırdı. Kimisinin üzerine taş yağdırmakla, kimisini rüzgârla, kimisini bir sayhayla, kimisini tufanla…

Kur’anın bu çağrı ve müjdesi, ayetlerin indiği zamanla sınırlı değildir. Gerek bugün ve gereksede kıyamete kadar Allah yolunda zulme, işkenceye uğrayacak, yurtlarından sürülecek, zindanlarda hayatlarını devam etmeye mecbur bırakılacak, tüm İslam davetçileri için geçerlidir. Yani;

Ey bu devrin firavunlarının, nemrutlarının, Ebu Cehil’lerinin zulümleri altında inleyen, zindanlarını dolduran mustazaf ve kimsesizler!

Ey Allah Tebarek ve Teâlâ’dan başka kimsesi olmayan ve O’nun rızası için canlarını mallarını ve ailelerini feda edenler!

Ey ömürlerinin en güzel günlerini, hayatlarının baharını, küfrün zindanlarında geçirenler!

Ey bu uğurda babalarını, evlatlarını, kardeşlerini, kocalarını, eşlerini şehit verenler!

Üzülmeyin gevşemeyin. ‘Fecre yemin olsun ki’ ki bu yemin akıl sahipleri için geçerli ve yeterli bir yemindir. Fecrin, zulümatı aydınlattığı gibi, bu zulüm de darmadağın olmaya mahkûmdur ve mahkûm olacaktır inşallah. Yeter ki sizler de o zalimlerin karşısında azim ve kararlılıklarından, hiçbir taviz vermeyen müminler gibi, sizler de taviz vermeyin. Sabredip dayanın. İyi bilinmelidir ki bir Müslüman için bu yolda, kaybetmek asla yoktur. İster şehit olunsun,-bu bir Müslüman’ın en çok arzu ettiği şeydir- ister zindanlara girsin,-orda Allah rızası

için sabrederek geçirilen günler ibadetle geçirilen seneler hükmündedir- isterse de sürgün edilsin -bunda da hicret sevabı vardır- her halükarda Müslümanlar karlıdır. Bütün bu kazançlarla beraber Rabbimiz müminlere bir ferahlık olsun diye zalimlerin izmihlale uğradığı ve Kur’an’ın hâkim olduğu bir günü biz müminlere gösterirse de bu nurun ala nur olur. Ama görmesek de kaybedecek bir şeyimiz yoktur. Dünyevi gözle bakıldığında, bu yolda öldürülmemiz hasebiyle mağlup olduğumuz zannedilebilir. Ama Allah’ın, ihlaslı kullarına verdiği, manevi gözle, kalp gözüyle bakıldığında, durum bundan farklıdır. Bedenlerimiz paramparça olsa da, ruhumuz görevini yapmanın sevinç ve mutluluğuyla dolup, ebedi âleme, Allah’ın ona yüklemiş olduğu hilafet misyonunu layıkıyla yerine getirmiş olduğu halde, nefsi mutmainne derecesine yükselmiş bir şekilde göç edecektir. İşte o zaman Rabbimizin bu hitabına mazhar olacağız inşallah:

“Ey, Rabbine, itaat edip huzura eren nefis! Hem hoşnut edici, hem de hoşnut edilmiş olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına gir. Cennetime gir.” (Fecr: 27-30)

Rabbim bizleri de o sınıfa dâhil olan, o hitaba mazhar olan kullarından eylesin. Bir dahaki yazımızda buluşmak ümidiyle Allah’a emanet olun. Dualarınızda bu kardeşinizi de unutmayın inşallah.

 (Zafer Birikli - Hürseda Haber)