İlahi bir mevhibe Hikmet

16 Aralık 2016 Cuma, 04:01

Hikmet, ilim, fıkıh, adâlet, sebep, felsefe, kâinatın inceliklerini üstün ilimlerle bilmek, lâfzı az, manâsı engin, işleri en doğru ve en uygun biçimde yapmak, eşyanın hakikatinden bahseden ilim, eşyada gizli ilâhî sırlar ve gayeler gibi çok çeşitli manalarda kullanılan geniş anlamlı bir kelimedir. .

Bunlar içerisinde en yaygını “sır, gaye, fayda” mânasıdır. “Bu işin hikmeti nedir?” denildiği zaman, ”Bundan maksat nedir? Bilemediğimiz ne gibi gizli sırlar taşıyor?” mânası akla gelir. O hâlde, bir iş yapılacak ve ondan bir fayda hâsıl olacaktır ki hikmet tahakkuk etsin. Eşyanın hakikatinden ve gayesinden söz ettiği için felsefeye “ilm-i hikmet” deniliyor. Ama bir felsefeci bu çalışmaları sonunda ortaya insanların tatbik edecekleri bir hayat anlayışı, bir ahlâk düzeni koymuyorsa, bu hakiki manasıyla hikmet değildir.

Tüm bu tanımlardan da anlaşıldığı gibi, hikmet eşyanın ve olayların hakikatini, esrarını idrak edebilmektir. Çünkü bazen gözlerin görüp aklın kavrayamadığı nice olaylar, hikmetle çözülür. Hikmet ehli insanlar, kâinata hikmet nazarıyla baktıklarından, başkalarının görmediklerini görürler. Bundandır ki hikmet ehli insanların sözlerinde de hikmet vardır. Onların kitaplarını okuduğu ya da sözlerini dinlediğinde kalpte bir inşirah hisseder insan. Onlar kâinata nasıl hikmet nazarıyla bakıyor, başkalarının görmediklerini görüyorsa, onların konuşmalarını da başkaları konuşamaz. Onlarla aynı dili konuşan insanlar onların sözlerini konuşmaktan acizdir. Bu hikmet ehli insanların bir cümlesi bazen bizler gibi hikmet ehli olmayan insanların saatlerce sohbet ve konuşmasına bedeldir.

Eğer hikmet olmasaydı, sırlar kapalı kalırdı. Kâinatın sır kapıları hikmetle aralanmaktadır. İnsan bedeninde görünmeyen ağrı ve sızıları sahip oldukları ilimle görebilen hekimler gibi,  hikmet ehli insanlar da, insanların ve kâinatın insanlar tarafından keşfedilmemiş görünmeyen sırlarını Allah’ın izin ve iradesiyle keşfederler. Kâinatta her şeyin bir ilmi vardır. Tıp ilmi, hendese ilmi, feza ilmi, botanik ilmi vs. Hikmet de bir ilimdir. Bu ilmin alanı ise bütün bu ilimlerin yaratıcısını tanımaktır.

Kalpten fışkıran hikmet pınarlarının dile akmasını sağlayan ise tezkiyeyi nefistir. İç âlemini masivadan arındıran insanlar hikmet ehli insanlardır. Cenabı Allah bunu kullarından dilediğine ihsan edeceğini beyan etmektedir.:

يُؤتِي الْحِكْمَةَ مَن يَشَاءُ وَمَن يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْأُوتِيَ خَيْراً كَثِيراً وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ

“(Allah) hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.” (el-Bakara, 269)

Hikmet ehli insanlar topluma yön veren söz ve davranışları insanlar üzerinde derin izler bırakan insanlardır. Yüzyıllardır hikmet ehli insanların söz ve davranışları insanlar arasında anlatıla gelmektedir. İnsanlar onları anlatmaktan ve dinlemekten usanmamaktadır. Söz onlarındır. Yazı onlarındır. Ama o sözü onlara bir söyleten vardır. O yazıyı onlara bir yazdıran vardır. Nitekim peygamber (as) dahi müşriklerin sorduğu soruya inşallah demediği için uyarılmıştır.

 وَلَا تَقُولَنَّ لِشَا۬يْءٍ اِنّ۪ي فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَداًۙ ﴿٢٣﴾ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۘ

“Hiçbir şey hakkında sakın "yarın şunu yapacağım" deme. Ancak, "Allah dilerse yapacağım" de”(kehf 23-24) Eğer peygamber dahi kendisi kendi başına bir şey söyleme güç ve kuvvetine sahip değilse, güneşe karşı mum mesabesinde olan insanların bir söz söylemeye güç ve kuvvetleri yetebilir mi?

Allah (cc) Kuranı kerimde hikmet ehli insanların varlığından bizleri haberdar etmektedir. Allah’ın bize misal olarak haber verdiği hikmet ehli insanlardan bir tanesi de Lokman (as)’dır. Ayet şöyle buyurulmaktadır:

 وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ

“Andolsun ki Biz Lokman’a: «Allah’a şükret!» diyerek hikmet verdik…” (Lokman, 12)
Bazı alimler onun peygamber olduğunu söylese de, onun peygamber olmadığı hakkında âlimlerin çoğu ittifak etmiştir. Nitekim müfessir Kurtubî şöyle der: Cumhurun görüşü olan doğru görüş şudur: Lokman (a.s.), peygamber değil, hakîm idi. Hadiste şöyle buyrulmuştur: Lokman peygamber değildi. Fakat çok düşünen, inancı güzel bir kuldu. O Allah'ı sevdi, Allah da onu sevdi ve ona hikmet ver­di.[1]

Kur'an'da Lokman süresi olarak bilinen surede hazreti lokmanın oğluna yaptığı hikmetli sözlerden ve nasihatlerden uzun uzadıya bahsedilmektedir. Bu ayetlerde görüleceği gibi Lokman (as) az sözlerle çok şey anlatmaktadır. Bunları söyleyen dildir. Ama kökü kalptedir dil sadece kalbin tercümanlığını yapmaktadır. Lokman (as)’ın şu sözü, hikmetli sözlerde dil ve kalbin rolüne en güzel örnektir. Müfessir Zemahşerî, şu ibretli hâdiseyi nakleder:

Bir gün Dâvud (a.s.), Lokman Hakîm’den bir koyun kesip en iyi yerinden iki parça getirmesini istemişti. Lokman Hakîm de ona, kestiği koyunun dilini ve kalbini getirdi. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Dâvud (a.s.), yine Lokman Hakîm’den bir koyun kesip bu defa da hayvanın en kötü yerinden iki parça et getirmesini istedi. Lokman Hakîm, yine koyunun dil ve kalbini getirdi. Hazret-i Dâvud, ona bunun hikmetini sorunca da şöyle dedi:

“–Bu ikisi iyi olursa, bunlardan daha iyisi; kötü olursa da, bunlardan daha kötüsü olmaz![2]

Bu misalle Lokman (as), hem hikmet ehli bir insan olduğunu göstermiş, hem de hikmet ehli olmada dil ve kalbin önemine vurgu yapmıştır. Çünkü tarih boyunca tüm fitnelerin asıl kaynağı, hikmetten nasibini almamış boş kalplerin tercümanlığın yapan dillerdir. Toplumları birbirleriyle savaştıran ve barıştıran dildir. Gözleri giryan, sineleri büryan eden bu elim havadislerin asıl sebebi de bu değil midir? Bu yaşadıklarımız bunun dünyadaki sonuçlarıdır. Ahirette göreceklerimizi ise aklımızın hafsalası onu almaktan acizdir.

عَن مُعَاذ بن جَبَلٍ رضي الله عنه قَالَ: قُلتُ يَا رَسُولَ الله أَخبِرنِي بِعَمَلٍ يُدخِلُني الجَنَّةَ وَيُبَاعدني منٍ النار قَالَ: (لَقَدْ سَأَلْتَ عَنْ عَظِيْمٍ وَإِنَّهُ لَيَسِيْرٌ عَلَى مَنْ يَسَّرَهُ اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ: تَعْبُدُ اللهَ لاَتُشْرِكُ بِهِ شَيْئَا، وَتُقِيْمُ الصَّلاة، وَتُؤتِي الزَّكَاة، وَتَصُومُ رَمَضَانَ، وَتَحُجُّ البَيْتَ. ثُمَّ قَالَ: أَلاَ أَدُلُّكَ عَلَى أَبْوَابِ الخَيْرِ: الصَّوْمُ جُنَّةٌ، وَالصَّدَقَةُ تُطْفِئُ الخَطِيْئَةَ كَمَا يُطْفِئُ المَاءُ النَّارَ، وَصَلاةُ الرَّجُلِ فِي جَوْفِ اللَّيْلِ ثُمَّ تَلا: (تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ) حَتَّى بَلَغَ: (يَعْلَمُونْ) [السجدة:16-17] ثُمَّ قَالَ: أَلا أُخْبِرُكَ بِرَأْسِ الأَمْرِ وَعَمُودِهِ وَذِرْوَةِ سَنَامِهِ؟ قُلْتُ: بَلَى يَارَسُولَ اللهِ، قَالَ: رَأْسُ الأَمْرِ الإِسْلامُ وَعَمُودُهُ الصَّلاةُ وَذروَةُ سَنَامِهِ الجِهَادُ ثُمَّ قَالَ: أَلا أُخبِرُكَ بِملاكِ ذَلِكَ كُلِّهِ؟ قُلْتُ: بَلَى يَارَسُولَ اللهِ. فَأَخَذَ بِلِسَانِهِ وَقَالَ: كُفَّ عَلَيْكَ هَذَا. قُلْتُ يَانَبِيَّ اللهِ وَإِنَّا لَمُؤَاخَذُونَ بِمَا نَتَكَلَّمُ بِهِ؟ فَقَالَ: ثَكِلَتْكَ أُمُّكَ يَامُعَاذُ. وَهَلْ يَكُبُّ النَّاسَ فِي النَّارِ عَلَى وُجُوهِهِمْ أَو قَالَ: عَلَى مَنَاخِرِهِمْ إِلاَّ حَصَائِدُ أَلسِنَتِهِمْرواه الترمذي )

Muaz İbnu Cebel (ra) anlatıyor: Bir seferde Resûlullah’la beraberdik. Bir gün yakınına tesadüf ettim ve beraber yürüdük. „Ey Allah’ın Resûlü, dedim. Beni cehennemden uzaklaştırıp cennete sokacak bir amel söyle!“

“Mühim bir şey sordun. Bu, Allah’ın kolaylık nasib ettiği kimseye kolaydır; Allah’a ibadet eder, Ona hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namaz kılarsın, zekât verirsin, ramazan orucunu tutarsın, Beytullah’a hac yaparsın!“ buyurdular ve devamla: „Sana hayır kapılarını göstereyim mi?“ dediler. “Evet, ey Allah’ın Resûlü“ dedim. “Oruç (cehenneme) perdedir; sadaka hataları yok eder, tıpkı suyun ateşi yok etmesi gibi. Kişinin geceleyin kıldığı namaz Salihlerin şiarıdır“ buyurdular ve şu ayeti okudular. (Mealen): „Onlar ibadet etmek için gece vakti yataklarından kalkar, Rablerinin azabından korkarak ve rahmetini ümid ederek O’na dua ederler. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeyden de bağışta bulunurlar“ (Secde 16) Sonra sordu: „Bu (din) işinin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?“ “Evet, ey Allah’ın Resûlü!“ dedim.” “Dinle öyleyse“ buyurdu ve açıkladı: “Bu dinin başı İslâm’dır, direği namazdır, zirvesi cihâddır!“
Sonra şöyle devam buyurdu: „Sana bütün bunları (tamamlayan) baş amili haber vereyim mi?“ “Evet ey Allah’ın Resûlü!“ dedim. „Şuna sahip ol!“ dedi ve eliyle diline işaret etti. Ben tekrar sordum: “Ey Allah’ın Resûlü! Biz konuştuklarımızdan sorumlu mu olacağız?“

“Anasız kalasıca Muâz! İnsanları yüzlerinin üstüne -veya burunlarının üstüne dedi- ateşe atan, dilleriyle kazandıklarından başka bir şey midir?“ buyurdular.“[3]

Başka bir hadisi şerifte de Efendimiz (s.a.v.) mealen buyurmuşlardır ki, “Kul, iyice düşünüp taşınmadan bir söz söyleyiverir de bu yüzden cehennemin doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer.”[4]

Bizler hikmet ehli insanlar değiliz. Hikmet ehli insanların söylediği sözleri söyleyemeyiz. Yazdıklarını yazamayız. Ama hikmet ehlinin yaptığı gibi faydasız ve boş konuşmalardan uzak durabiliriz. Çünkü hikmet ehlinin serdarı Efendimiz (sav) buyurdular ki,

من كان يؤمن بالله واليوم الآخر، فليقل خيرًا أو ليصمت (رواه البخاري، ومسلم)

"Kim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa, ya hayır söylesin yahut sussun" [5]

Sözlerime yine Hz. Lokman (as)’ın bir sözüyle son veriyorum:

“Ben hikmeti körlerden öğrendim. Çünkü onlar değnekleriyle, bastonlarıyla bir yeri yoklamadan adım atmazlar.”

Dualarınızda bizleri de unutmamanız dileğiyle.

(Zafer Birikli - Hürseda Haber)


[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 14/59

[2] Zemahşerî, Keşşâf, 5/18

[3] Tirmizi, İman 8/2619

[4] Buhârî, Rikâk, 23

[5] Buhari, Kitabu'l-Edeb, 10/373