Mekke'nin ve gönüllerin fethi

30 Aralık 2016 Cuma, 03:33

Allah u Teâla’nın ilim ve hikmetlerindendir ki, mahlûkatları arasında üstünlük koymuştur. Genel olarak melekleri, insanlardan üstün kılmıştır. İnsanları de cin ve hayvan âlemlerden üstün kılmıştır. Melekler arasında Hz. Cebrail, Mikail ve İsrafil (as) diğer meleklerden üstün kılmıştır. Aynı üstünlük peygamberler arasında da mevcuttur. Ululazm diye adlandıran Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed (as) diğer peygamberlerden üstündürler. Bu üstünlük ay ve günler arasında da mevcuttur. Haram aylar olan Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayların en hayırlısıdır. Cuma günü haftanın en hayırlı günüdür. Arefe günü ise senenin en hayırlı günleridir.

Allah’ın dünyadaki tüm şehirlere üstün kıldığı şehri ise Mekke’dir. Çünkü orada Beytullah, yani Allah’ın evi vardır. اِنَّ اَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذ۪ي بِبَكَّةَ مُبَارَكاً وَهُدًى لِلْعَالَم۪ينَۚ ﴿٩٦﴾  “Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi elbette Mekke'de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâbe’dir.”[1] Mekke şehri sadece İslam için değil, insanlık tarihi için de son derece önemli bir yere sahiptir. Çünkü Hz. Âdem, yeryüzüne indiğinde ilk Mekke'ye ayak basmıştır. Ayrıca Hz. Âdem ile Hz. Havva ilk kez Mekke'de karşılaşmış ya da bir araya gelmiştir. Bir araya geldikleri yer de Arafat'tır. 

Arafat, bir araya gelme, bilme tanıma anlamına gelir. Hz. Âdem ile Hz. Havva bir araya geldikten sonra dünya üzerindeki ilk ev olan Kâbe'yi inşa etmişlerdir. Bu açıdan Mekke insanlık tarihinin başladığı yerdir.

Hz. Adem (as)’dan sonra, Hz. İbrahim (as)'a kadar. Mekke uzun zaman kimsenin yaşamadığı ıssız ve çorak bir yer olarak kalmıştır. Buranın ıssız bir yer olduğunu, Hz. İbrahim’in Hz. Hacer ve Hz. İsmail’i bıraktığı zamanda söylemiş olduğu şu sözlerden anlıyoruz. Kur’an onların sözlerini bizlere şu şekilde nakletmektedir. رَبَّـنَٓا اِنّ۪ٓي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّت۪ي بِوَادٍ غَيْرِ ذ۪ي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِۙ "Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kâbe'nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim."[2]  Hz. İbrahim tehlikelerden uzak kalsınlar diye onları emin bir yer olan Mekke’ye yerleştirmiştir.   وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ اٰمِناًۜ “Oraya kim girerse, güven içinde olur.”[3]  Daha sonra İbrahim (as) Kâbe’yi Âdem (as)’ın inşa ettiği temeller üzerinden oğluyla beraber bina etmiştir. Bundan sonra Mekke'de yaşam günümüze kadar gelmiştir.

Allah’ın evi olan Kâbe’nin içinde bulunmasından sonra Mekke’yi değerli kılan en önemli şey Hz. Muhammed (sav) de Mekkeli olmasıdır. Peygamber efendimiz (sav)’in doğduğu ev Kâbe’ye sadece 300-350 metre uzaklıktaydı. İlk insan ve ilk Peygamber Mekkeliydi. Son peygamber, insanlığın zirve noktası olan, Allah'ın en iyi insan mertebesine ulaştırdığı en iyi insan olan Hz. Muhammed (sav) de Mekkeliydi. Yine Efendimiz (sav)'in ilk vahyi aldığı Hira Mağarası ve mağaranın bulunduğu Nur Dağı da Mekke'dedir. Kuran insanlığa ilk kez Mekke'de inmeye başlamıştır. Mekke, nübüvvet kitabının hem ön sözünün hem de son sözünün indirildiği şehirdir.

Nübüvvetten önce müşriklerin O’na duydukları aşırı güvenden dolayı “El-Emin” dedikleri Allah Resulü (sav), Kendisine peygamberlik vazifesi verildikten sonra onların en büyük düşmanı oluverdi. Onların ikrarıyla, o güne kadar hiç kimse O’nun yalan söylediğine, sözünde durmadığına, borcunu ödemediğine, insanlara haksızlık ettiğine şahitlik etmemişti. İnsanları İslam’a çağırdığı ve peygamberliğini ilan ettiği ilk gün; “Ey insanlar, şu dağın arkasında size saldırmaya hazırlanan bir düşman ordusu geliyor desem bana inanır mısınız?” diye sorunca o kalabalıkta bulunanlardan hiçbirisi hayır dememiştir. Bu da orada yaşayan herkesin, O’nun doğruluğunu tescil etmesi anlamına gelmektedir. Buna rağmen Mekkeliler, onları Allah’ın dinine davet eden Peygamber efendimiz (sav)’e ellerinden gelen bütün eza ve cefayı da çektirmişlerdi. Hızını alamayan müşrikler, o kadar ileri gittiler ki, sonunda O’nu öldürmek için karar aldılar. Resullullah (sav)’i koruyan Rabbi O’na, müşriklerin aldığı bu kararı haber vermiş, Rasulullah (sav) de hicret etmek zorunda kalmıştı. Mekke’yi, doğup büyüdüğü toprakları, vatanını terk etmek zorunda kalmıştı. Mekke’yi terk ederken sarf ettiği sözler Efendimiz (sav)’in hicretle çektiği sıkıntının boyutunu gözler önüne sermektedir. Yaşlı gözlerle şöyle diyordu: “Ey şehir, senden çıkarılmasaydım vallahi seni terk etmezdim!”

Müşriklerin Peygamber Efendimiz (sav) Hicret ettiği Medine’de de rahat bırakmaya niyetleri yoktu. Nihayetinde bu niyetlerini fiiliyata döküp Efendimiz (sav)’le birçok savaş yapmışlardır. Bedir’de büyük bir hezimet yaşadılar. Uhud her ne kadar bir nebze de olsa yüzlerini güldürse de istedikleri sonucu alamadan kaçmak zorunda kaldılar. O güne kadar topladıkları en büyük orduyla geldikleri Medine de ilk defa gördükleri hendeklerle karşılaşınca son ümitleri de suya düştü. Sonuçta, Mekke’nin Fethine zemin hazırlayacak olan Hudeybiye barış anlaşmasını yapmak zorunda kaldılar.  Zahiren bakıldığında Müslümanların aleyhinde gibi görünen birçok madde olmasına rağmen bu anlaşma, Mekke’nin fethine açılan ve sonuçta İslâm’ın bütün iklimlere yayılmasına vesile olacak bir anlaşma olmuştu.

Hudeybiye anlaşması zor şartlar içermesine rağmen Efendimiz (sav), anlaşma şartlarına bağlı kalmıştır. Varılan bu anlaşma Müslümanların rahat bir nefes almasına neden olmuştu. Düşmana harcanacak güç ve kuvvet şimdi tamamen İslam’ı yayılmasına harcanacaktı. Anlaşmadan sonra Müslümanlar, emniyet içinde seyahat ediyor, kabileleri ve devletleri İslam’a davet ediyorlardı. Bu durumu daha fazla hazmedemeyen müşrikler anlaşmayı bozarak Peygamber efendimiz (sav)’in müttefiklerine saldırıp onların kanlarını dökmek suretiyle anlaşmaya ihanet ettiler. Bu olayın hemen ardından Mekke’den gelen bir heyet Rasulullah (sav)’e daha önce fiilen bozdukları antlaşmayı resmen tek taraflı feshettiklerini söylediler. Oysa bu, Müslümanları Mekke Fethi’ne davet anlamına gelmekteydi. Sonradan müşriklerin akılları başlarına geldiyse de iş işten geçmiş, sözleşme iki taraflı olarak feshedilmişti.

Peygamber efendimiz (sav), Mekke’nin kan dökülmeden fethedilmesini istiyordu. Bunun için de her türlü tedbiri almıştı. Amacı Mekke’ye ani bir baskın yapıp, onlar daha bir ordu kurup toparlanmadan Mekke’yi fethetmekti. Ve öyle de oldu. Mekke, Efendimiz (sav)’in titiz davranmasıyla kan dökülmeden fethedildi. Daha önce yurtlarından çıkartılan, horlanan aşağılanan insanlar aziz ve onurlu bir şekilde Mekke’ye girdiler. Mekke halkı, bu insan selinin karşısında çaresiz ve aciz kaldı. Muhacirler ve Ensar Rasulullah (sav)’e etten duvar ördükleri halde Mescid-i Haram’a girdi. Efendimiz (sav) Hacer-i Esved’e doğru yöneldi ve selamladı. Sonra Kâbe’yi tavaf etti. Kâbe’nin içinde ve etrafında üç yüz altmış put bulunuyordu. Elindeki yay ile onlara bir bir dokunuyor ve şöyle diyordu: “Hak geldi, batıl yok olup gitti. Zaten batıl her zaman yok olmaya mahkûmdur.”

Mekke’nin fethi günü, bir zamanlar Allah’ın peygamberi ve O’na inanlara her türlü eza ve cefayı reva gören kimseleri bir korku ve telaş kapladı. Başlarına ne geleceğinin endişesi içerisinde beklemeye başladılar. Henüz İslâm’ı kabul etmemiş binlerce müşrikin yanında Müslüman askerler de hazır bulunuyordu. O zamanki savaş hukukuna göre O, bütün Mekke halkının öldürülmesini emredebilir, bütün Mekkelilerin varlıklarına el koyup bunu Müslümanlar için ganimet malı sayabilir ve dağıtabilirdi. Efendimiz (sav) Kâbe’den çıktı ve insanlara şöyle bir konuşma yaptı:

“Ey Kureyş topluluğu! Muhakkak ki Allah, cahiliye gururunu, cahiliye atalarıyla övünüp büyüklenmeyi kaldırmıştır. Bütün insanlar Âdem’dendir, Adem de topraktan yaratılmıştır!” Sonra şu ayeti okudu: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, en çok sakınanınızdır. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.” [4]

Sonra şöyle buyurdu:

– Ey Kureyş topluluğu! Şimdi hakkınızda ne yapacağımı düşünüyorsunuz?

Kureyşliler hiç de hak etmedikleri bir merhameti isteyecek söz bulamayarak, utançtan başları öne düşmüş vaziyette şu cevabı verdiler:

– Sen soylu bir babanın oğlu, asil bir kimsesin. Senden hayır umarız.

Hz. Peygamber s.a.v. o zaman şöyle buyurdu:

– Ben, size Hz. Yusuf’un kardeşlerine dediğini söyleyeceğim: ‘Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yoktur.’ Gidin, serbestsiniz!

İşte bu genel aftan sonra kadın erkek herkes gelerek Rasulullah’a (sav) biat edip Müslüman oldu.

Peygamber efendimiz (sav), hem Mekke’yi hem de gönülleri fethetmiştir. İslam’da fethin amacı da budur. İslam’da fethin amacı işgal ve istila değildir. Arapça ’da fetih, Müslümanların, İslami kurallar çerçevesinde Müslüman olmayan memleketleri almasına denir.  Fethin tek amacı vardır; o da insanlara Allah’ın mesajını ulaştırmaktır. Fetih sırasında savaşmayan insanlara, ekinlere, hayvanlara zarar verilmez. Bu nedenle fetih bir işgal ve istila hareketi değil, gönülleri fethetme hareketidir. Fetih İslâm mesajının kalplere ve akıllara girmesini engelleyen tüm engelleri kaldırmaktır. Bundan dolayıdır ki, tarih boyunca İslam savaşla değil barışla yayılmıştır.

Cenabı Allah’tan 1 Ocak Mekke’nin fetih yıldönümünün nice gönüllerin İslam’la fetholunmasına vesile olmasını temenni ediyorum. Dualarınızda bizleri de unutmamanız dileğiyle.

Allah'a emanet ol.

(Zafer Birikli - Hürseda)

[1] Âli İmran Süresi 96

[2] İbrahim Süresi 37

[3]Âli İmran Süresi 97

[4] Hucurat suresi, 13