Kendi kendine âşık olmak

06 Ocak 2017 Cuma, 03:35

Eski Yunan mitolojisinde anlatılan bir hikâye vardır: Herkese kaba ve kırıcı davranan, kimseyi kendisine layık görmeyen, kendisini sevenleri aşağılayan çok güzel, son derece yakışıklı ama bir o kadar da “kibirli” genç bir delikanlı varmış. Adı Narkissos. Onun bu kibirli ve kırıcı davranışlarından ötürü tanrılar onu “kendi kendisine âşık olmak”la cezalandırmış. Bir gün dereye bakmış, suda kendi aksini görmüş. Gördüğü güzelliğe âşık olmuş. Devamlı su kenarında oturur sudaki aksine bakarmış. Ama ulaşmak sarılmak mümkün değil. Umutsuz aşkından, acısından kederinden dolayı ince hastalığa yakalanmış günden güne mum gibi erimiş. Su kenarında ölmüş. Tanrılar tanrısı Zeus, kibrinden yanına varılmayan tiplere ibret-i âlem olsun diye onu güzel kokulu çiçek açan bir bitki haline getirmiş: Nergis çiçeği (Narcissus). Günümüzde narsizm denen düşünce mitolojideki bir karakterden (Narkissos) ismini almıştır. Buna göre narsist; kendisine âşık, benmerkezci, egoist, kendisini her şeyin en güzeline ve en değerlisine layık gören, sürekli ilgi odağı olmayı, beğenilmeyi, övülmeyi ve hayran olunmayı hak ettiğine inanan kişidir.

Narsisistik (özsever) kişinin temel özellikleri şunlardır: Gururlu ve kibirlidirler, kendilerini özel ve önemli görürler, övgüyle beslenirler, menfaatçidirler. Kendi çıkarları için kuralları değiştirirler. Beklentileri karşılanmazsa sinirlenirler, eleştiriye hiç tahammül edemezler. İnsanları çok iyi kullanırlar ve sömürürler. Başkalarının duygu, düşünce ve ihtiyaçlarına empati duymazlar. En çok kafa yordukları konular zenginlik, güç, şöhret, başarı, güzellik, aşk gibi konulardır. Son derece kıskanç, kinci ve nankördürler. Çıkarları biten insanı bir anda unuturlar, vefa duygusu beslemezler. Narsistlerin yaşamlarının, mücadelelerinin tek bir nedeni vardır o da kendileridir.

Medrese yıllarımda küçücük bir çocukken, hocamıza bir telefon gelmişti. Seydamız, aradığı kişinin kimsiniz sorusuna ismini söyleyerek cevap vermişti. Adam seydamızı tanıyamamıştı. Oysaki seydamız o şehrin en tanınmış seydalarındandı. Adam halen sorduğu sorularla seydayı tanımaya çalışıyordu. Oysa ki isminin önüne, molla ya da seyda koysa sorun kalmayacaktı. Adam onu hemen tanıyacaktı. Ama seyda bu lakapları söylememekte ısrar ediyordu. Sadece ismini söylüyordu. Küçük yaşımda seydanın bu tavrına pek bir anlam verememiştim. Uzun zaman sonra anlamıştım seydanın neden sadece ismini söylediğini. Aslında seyda, hem öğrencilerine ve insanlara ilmin yanı sıra irfan dersi veriyordu. Narsistlerin aksine, kendisini her şeyin en güzeline ve en değerlisine layık görenlerin aksine, nefsin istemediği bir şeyle nefsine başkaldırıyordu. Çünkü insanlarda var olan bu beğenilme düşüncesi seyda da vardı. Seydada olup da İnsanlarda olmayan ise nefsin arzu ve isteklerine boyun eğmeyip başkaldırmasıydı.

Tarih, narsist düşünceye sahip insanların insanlık tarihinde açtığı onulmaz yaraların şahididir. İnsanlık tarihi, bu narsist zihniyete sahip insanların yaptıkları katliamların bir benzerini görmemiştir. Nemrud, Firavun Napolyon, Mussolini, Stalin ve Hitler tarihin gördüğü en büyük narsistlerdendir. Narsist düşüncede sahip kişi önemli ve özel olduğu düşüncesine sahiptir. Dünya aç kalsa bir önemi yoktur. Önemli olan kendisinin tok olmasıdır.  

Bu çirkin ve gayri İslami düşünce, çeşitli ad ve kisvelerle İslam ümmetinin tüm kesimlerini kuşatmıştır. Ama bunun en acı tarafı ise, toplumun ıslahı görevini üstlenen cemaatlerin, âlim ve hoca kimliğindeki kişilerin bu hastalığa müptela olmalarıdır. Artık âlimlerin hizmetlerdeki öncelikli amacı insanların ıslahı değil daha çok kitleler tarafından okunup izlenmek, Facebok ve Twitter takipçilerini saylarını arttırmak olmuştur. Cemaatlerde de durum farklı değil. Cemaatlerin görevi kötü yolları terk edip Allaha döndükten sonra kiminle olduğu önemli değil düşüncesinin yerini sadece benimle olmalı mantığı yerleşti. Kurumlar, vakıflar, insanları hakka ve hayra çağırma araçları iken kibirlenme ve büyüklenme araçları oldular. Topluluklarda, cemiyetlerde, konuşulanlar insanların imanlarını nasıl kurtarabiliriz meselesi yerine vakıflarımızın kurslarımızın dershanelerimizin evlerimizin sayıları ve kaliteleri olmuştur.

Bir genç kardeşimiz vardı. Dış görünüş itibariyle sıradan ve doğal bir yaşantısı vardı. Uzun yıllar arkadaşımdı. Gözlerinden İslam’a olan sevdasını, aşkını okuyabiliyordum ama yaptığı hizmetlerden habersizdim. Kendinden asla söz etmezdi. Konuşmalarından zannederdin ki dünyadaki tüm insanların günahlarını o işlemiş. Ağzında tövbe ve istiğfar eksilmezdi. Yıllar sonra tesadüfen yaptıklarını öğrenmiştim. Onlarca yıl ilim tahsil etmiş hocaların yaptıkları İslami hizmetler ile bu genç yaştaki muttaki davetçinin yaptıkları kıyas dahi edilmez. Çünkü o rabbiyle kendisi arasına başkalarını sokmaktan haya ediyordu. Hasan Basri şöyle der:

“Öyle bir topluluk gördüm ki, herkes yaptığı ameli gizli tutar, ilan etmezdi. Çünkü onlar şeytana saklı olan amelin gizli olan amel olduğunu bilirlerdi. Ziyaretçileri olurdu ama kıldıkları namazı dahi onlara göstermezlerdi. Bir adam Kur’an-ı Kerim’i ezberlerdi de komşuları hissetmezlerdi. Yine fıkıhta büyük bir dereceye ulaşırdı da, insanlar hissetmezlerdi. Evinde misafirleri olduğu halde uzun namaz kılsa bile, misafirleri hissetmezlerdi. Biz öyle toplumlara ulaştık ki, onlardan biri gizli yapmaya gücü yeten bir şeyi asla açığa çıkarmazdı. Duayı bütün benlikleriyle yaparlardı da, sesleri işitilmez, ancak kendileriyle Allah arasında bir fısıltı olurdu..”

Bedenimize ruhumuza işlemiş bu narsisizm hastalığını gizlemek için, yaptığımız faaliyetleri, insanları İslam'a hizmete teşvik kisvesi adı altında tüm dünyaya servis etmekteyiz. Bu habis düşünce nedeniyledir ki, yaptığımız çalışmaların bir bereketi olmamaktadır. Genç sormuş babaannesine: 'Babaanne, sen ve annem aynı malzemeleri kullanmanıza rağmen neden senin yemeklerin anneminkinden lezzetli?' Babaanne cevap vermiş; 'oğlum ben yaptığım hiçbir yemeği abdestsiz yapmam. Yemek bitinceye kadar da bildiğim tüm duaları okurum da ondan.' İslami hizmette bir yemek gibidir. Yemeği pişirecek aşçılar çoktur. Ama kaç aşçı yemeği pişirirken abdestlidir. Kaç aşçı yemek pişirme sırasında bildiği tüm duaları okumaktadır. Öyle değilse, bu kadar camia ve davetçiye rağmen neden istenilen hedefe varma yolunda bir mesafe kat edilmemektedir.

Sözlerime Hasan Basri’nin bir sözüyle son veriyorum. Formun Üstü

Hasan Basri diyor ki:

“Öyle topluluklarla (sahabeler) arkadaşlık ettim ki, onlardan birine bir hikmet ulaşmış olsa, o hikmeti söylemesi kendisine ve arkadaşına fayda verecek olduğu halde, sırf meşhur olma korkusundan dolayı onu söylemeyi kendisine yasaklardı.”

Dualarınızda bizleri de unutmamanız dileğiyle.

(Zafer Birikli - Hürseda Haber)