Bir Yusufun Zindan Günlüğü II

13 Eylül 2014 Cumartesi, 17:23

Dünkü kol saati rüyamın tabirini anlayamadım. Acaba ne ola ki?

Birkaç gün önce tam da seçimler arifesinde TRT-1’de Tanıklar- Gaffar Okkan diye bir film gösterime girdi. Üst üste üç gece gösterildi. Film değil, resmen İslami camiaya, Müslümanlara ve Kürt halkına hakaret, iftira, alay, aşağılama ve küfürlerle dolu rezalet bir şeydi. Bu “Şefkat Tepe” varî film baştan sona İslami Cemaate, aziz ağabeylerimize, rehberimize, mücahitlerimize iğrenç ve galiz küfürlerin yanı sıra provokatif unsurlar da içeriyordu. Kan beynime sıçradı. Gayretim sessiz kalmaya tahammül etmedi. TRT yönetimine ve filmin yönetmeni olan Yasemin Türkmenli ‘ye o filmde cemaatimize, büyüklerimize, mücahit kardeşlerime ve Kürt halkına yaptıkları tüm küfürleri, olayları, hakaret ve iftiralarını tek tek sıraladım ve tümünü onlara iade ettim. Ve Kürtçe atasözüyle cevap verdim. Ayrıca TRT yönetimine, bu filmin aslında alttan alta gizlice İslam’a düşmanlığı revaca veren filmlerin TRT’ye mal edilmesinin kabul edilemez olduğunu yazdım. Bu yazımın bir bedeli olacağını da hesaba katarak yazdım.

07 NİSAN 2014

Bugün alt hücrelere yeni iki kişi gelmiş. Tanıştım ve bir ihtiyaçları olup olmadığını sordum. Hücrelere ceza yatmaya getirilen mahkûmlar genelde apar topar getirildikleri için yanlarında eşya getirmiyorlar. Kaşık, bardak, çay, şeker, sabun vd. Zaruri malzemeler... Biri hırsızlıktan yakalanmış. Çay, şeker, kaşık yolladım ona.

Akşam Serdar pencereden beni çağırdı. Sohbetimi özlediğini söylüyor. Dini konularda merak ettiği bazı konuları soruyor. Cevaplıyorum. Daha önce Sivas Cezaevi’nde kalırken hücrelerde tekfirci- mealci birisi kendisiyle ilgilenmiş ve İslam diye kendisine bir sürü dalalet fikirleri öğretmiş. Hamd olsun çoğundan kurtuldu. Biz sohbet ederken, tanımadığım bir ses katıldı sohbete... “Hocam! Hocam!” diye beni çağırıyordu. Ben Serdar’la sohbet ederken tüm hücreler de bizi dinliyordu. Beni çağıran kişinin ismini sordum. Yabancı bir sesti. “Şehri... Şehri Bülbül” dedi. Tokatlıymış. Suçunu soruyorum. Çünkü tecavüz ve PKK’den yakalananlarla muhatap bile olmuyorum. Silahla yaralama / veya öldürmeden yakalanmış. “Buyur!” dedim.

“Hocam! Bana da nasihat et! Kendimi düzeltmek istiyorum ama yapamıyorum. Çok pişmanım...” dedi ve ağladı. Bir anlık öfkeyle çarşıda birine ateş etmiş. Babası onu korumak için müdahale etmiş. Bir mermi babasının gözünü kör etmiş.

Şehri’ye Risale-i Nur’un düsturlarıyla nasihat ettim. Okuması için Lem’aları verdim. Çok duygulandı. Zira hanımının da Risale-i Nur talebesi olduğunu, hatta Osmanlıca Risale-i Nur yazdığını, çarşaflı olduğunu anlattı. Evdeyken uyuşturucu kullanıyormuş. Hanımına layık olmadığını itiraf edip vicdan azabı çekiyordu. Ona temiz bir dayağı hak ettiğini espriyle söylüyorum. Dünya üzerinde böyle bir saliha hanımın az bulunacağını ve şu günden sonra takvada hanımının örnek alması gerektiğini söyledim. Hemen namaza başlamasını tavsiye ettim. Namaza başlayacağına söz verdi. Kendisine “Lemalar’ı da emaneten vereceğimi, perşembe günü dış kantinden kendine bir tane sipariş etmesini, zira kendisine hediye edersem, Üstat Hz.lerinin “Ucuz alan ucuz bakar” kaidesince ucuz bakacağını söyledim. Ayrıca daha önce yine Bitlis Hizanlı bir mahkûmun sakal bırakıp namaza başladığını görmüştüm ve Mealci, Vahhabi fikirlerle kafasının karıştırıldığını görmüş, bu yüzden kurtulması için kendi Risale-i Nur’umu vermiştim. Okumadı. Kutusundan bile çıkarmadı. Bu olayı Şehri’ye anlattım.

Dış kantine sipariş vereceğine söz verdi.

Yazdığım tercümeler, kitaplar ve dergi yazıları sebebiyle başımı kaşıyacak vaktim yok. İşlerimi de ancak hasta olmadığım nadir zamanlarda yapabiliyordum.

08 NİSAN 2014

Bu sabah beklenmedik vakitte aniden başgardiyan ve birkaç gardiyan hücreme doluştu. Kırıkkale F Tipi’ne sevkim çıktığını, yarın sabah yola çıkacağımı, benden başka dört arkadaşımın daha sevki çıktığını söylediler. Bilgisayar odasına gidip bilgisayarımı topladım. Yardım etmeleri ve bilgisayarlarındaki benim kitabımın bölümlerini aktarmaları için sevgili İbrahim ve Mahmut Ağabeyleri de çağırdım. Sağ olsunlar gelip yardım ettiler. Koridorda Eğitim Birimi sorumlusu gardiyanla karşılaştım. Elinde rüyada gördüğüm kaliteli kol saati, armağan paketinde ve takdir belgesi vardı. Onları bana takdim etti. Aynı rüyadaki içi beyaz kol saatiydi. Unutmuştum ama aylar önce meal yarışması yapılmıştı. Tokat Cezaevi’nde naçizane birinci olmuşum, Hizbullah Cemaati’nden naçizane Yakup Taş Abi ile ben dereceye girmişiz.

Ameliyatlı dizimle eşyalarımı- çok fazla kitabım vardı- taşırken dizimi de incittim.

Akşam tüm mahkûmlarla vedalaştım. Oranın gediklisi olan Adanalı Şener Abi ısrarla hakkımı kendisine helal etmemi ve dua etmemi istiyor: Kendisi elli yaşlarında, cinayet ve uyuşturucu vs. den yakalanmış “Selami Hoca! Seni kaç gündür radyodan şarkı sesiyle rahatsız ettiğimden beri işlerim ters gidiyor. Radyom kırıldı, tüm işlerim alt üst oldu. Sen bana beddua mı ettin. Ne olur dua et” dedi. “Olur mu öyle şey... Beddua eder miyim? Ama kadın sesiyle şarkı haramdır ve çok kere namazımda huşum bozuldu. İbadetlerim, tefekkür vs. yazı gibi işlerim aksadığı doğrudur. Hakkım helal olsun. Siz de helal edin.“ Hepsi gideceğime çok üzüldüklerini ifade ettiler. Hepsi de benimle tanışmaktan çok memnun olduğunu, özellikle de Hizbullah Cemaati’ni eskiden çok yanlış tanıdıklarını, ama beni tanıdıktan sonra Hizbullah Cemaati’ni sevdiklerini belirttiler. Şener Abi ile Serdar ise açık açık ilan ederek “Biz Hizbullah’ız. Cemaat bize neyi emrederse onu yaparız. Gözün arkada kalmasın. Senden sonra buraya yeni gelenlerin namaz kılmaya başlamaları için biz ilgileneceğiz.” dediler. Şener Abi ezberlediği ve bazen söylediği “Ey tağutun neferi, mermin gelsin göğsüme” ezgisini son bir kez benim için seslendirdi. Haddimden yüz derece fazla övgülerde bulunuyorlar.

Diğer arkadaşlarımın bulunduğu koğuşlara gidip hepsiyle vedalaşmak istiyorum. Cezaevi idaresi izin vermiyor. Sadece birkaç arkadaşımla koridorda karşılaşınca vedalaşıyoruz.

Birkaç gün önce kuledeki asker, bizim hücrelerden bir mahkûm görmüş. Serdar’ın odasına ani baskın yapıldı ve sorgulandı. Odasında bir şey bulamadılar. Ama idare korkuya kapıldı, olağanüstü önlemler alındı. Acaba apar topar sürgün edilişimizde bu evhamın da etkisi olabilir miydi diye düşünmeden edemiyorum.

09 NİSAN 2014

Sabah erkenden eşyalarımızı taşıdık. İki – üç adli mahkûm taşınmama yardım etse de uzun koridorlar boyunca özellikle fazla kitaplarımın taşınması beni epey yordu. X-Ray cihazının yanına vardığımda baktım ki minik bir kamyonete arkadaşlarım kendi eşyalarını yüklemişler. Sadece bir metre kare kadar boş bir yer kalmış. Sağ olsun Mecit Abi eşyalarımın taşınmasında bana yardım etti. Alelacele eşyalarımı yerleştirmeye çalışırken baktım bizi Kırıkkale’ye götürecek olan uzman çavuş ikide bir homurdanıyor. “Çabuk! Çabuk! Geç oldu” deyip duruyor. Bu uzman, birkaç kere beni hastaneye götürmüştü daha önce. Hatta en son dizimden ameliyat olduğumda da aynı uzman beni götürmüştü. Konuşmalarından fesat grubuna bağlı olduğuna kanaat getirmiştim. Ben sedyede ameliyat odasına götürülürken baktım ki elimi sedyeye kelepçelemek istedi. Ben de bu yaptığının yasadışı olduğunu, ayrıca askerin ameliyat odasında bulunmasının da yasak olduğunu belirttim ve doktorlar da beni savununca mecburen kelepçeyi açmak ve odadan çıkmak zorunda kaldı. Zaten genel anestezi yapıldı ve tamamen bayıltıldım ameliyatta. Tabi ameliyat sonrası uyandırıldığımda, bir de baktım ki bileğimden sedyeye baygınken kelepçelenmişim.

Şimdi de büyük bir kibirle askerlere, gardiyanlara bağırıp duruyor: “Yahu hadi çabuk!... Ben bekleyemem. Eşyaları burada mı kalıyor, arabaya sığmıyor mu, beni ilgilendirmez. Ben bekleyemem” diyordu. Ringe yüklemek istediğim eşyalarıma da baktı, askerin rahatı bozulur endişesiyle, izin vermeyeceğini söyledi. Yani eşyalarımı Tokat Cezaevi’ne bırakmamı veya çöpe atmamı istiyordu. Konuşurken baktım ki sesini yükseltti. Karşısına geldim ve ona bağırdım: “Sen bana bağıramazsın. Kendi askerine mi bağırıyorsun!” kibirli uzmanın gururu kırılmış olacak ki: “Bağırırım” dedi. Bu tavrına karşı bağırarak ona: “Sen kim oluyorsun! Bağıracaksan git müdürüne bağır!” dedim. Arkadaşlarımdan biri beni çekti. Daha önce bir defasında beni hastaneye götürdüklerinde bu uzmanın arkadaşı olan yine fesat grubundan bir uzman benimle sohbet ederken: “Biz senin hakkında çok şey biliyoruz. Buradaki abileriniz hakkında da çok şey biliyoruz.” şeklinde imalı bir şekilde tehdit etmişti.

Ben de ona hemen “Biz de sizi çok iyi tanıyoruz. Bizim gizleyecek bir şeyimiz de yoktur.” diye cevap vermiştim.

Yorucu ve saatler süren bir yolculuktan sonra Kırıkkale F Tipi Cezaevi’ne ulaştık. Şu an sevgili Yahya Abi ile beraber ikimiz tek bir koğuşta kalıyoruz. Bize kimlerin, neden sürgün üstüne sürgün yaşattıklarını sanırım tanıdınız ve sebebini anladınız.

Kırıkkale’de de bu kez birçok eşyamı depoya atarak bana vermediler. Günlük ilaçlarımdan, nevresim, şalvar ve daha birçok eşyam verilmedi. Cezaevi kantininden satın almam istendi. Oysaki bana verilmeyen birçok malzemem, kantinde satılan malzemenin aynısı ve zaten geldiğim cezaevinin kantininden satın aldığım malzemelerdi.

Her şeye rağmen ve Müslüman olduğumuz için bizden intikam alan zalimlere karşı son sözüm: “Hasbunallahu ve ni’mel vekil” dir.

Allah u Teâlâ’ya dua için ellerinizi açınca bu kardeşinizi de anmanız temennisiyle… O’na emanet olun. O, yar ve yardımcınız olsun.

SELAMİ BİLADERİ
Kırıkkale F Tipi Cezaevi