28 Şubat mahkumları unutuldu

28 Şubat mahkumları unutuldu

28 Şubat sürecinde mahkum olan Müslüman tutukluların mağduriyetleri hala devam ediyor. Çoğunun yargı kararlarında FETÖ’cü hakimlerin imzası bulunmasına rağmen, yeniden yargılanma yolu açılmadı. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra kendilerine kumpas kuran hakim ve savcılarla yan yana hücrelerde kalıyorlar.

İslam davası uğruna yattıklarını düşünüp bunca yıl çile dolduran mahkumlar için sabretmek artık o kadar da kolay değil. Gerçek Hayat dergisi yeni sayısında 28 Şubat mahkumunun mektubundan yola çıkarak yaşanan mağduriyeti gözler önüne seriyor.

“İçeride yaşadığımız acı ve hüzünlü hatıralar anı defterlerinde kalsın; varsa tarihin vicdanı günün birinde belleğindeki hüzün sarısı yaşanmışlıkları gün ışığına çıkaracaktır. Bir dava için yola çıkmış ve bunun için bedel ödemeye hazırdık. Çoğu zaman, tarih onları kaydetmese de, biliyoruz ki davalar genellikle bedel ödeyen isimsiz kahramanların omuzlarında yürür ve yükselir."

Bu satırlar Bolu F Tipi Cezaevi'nde 23 yıldır yatan bir 28 Şubat mahkûmunun dergimize gönderdiği mektuptan. 92-93 yıllarında başlayıp, 2000'li yıllara kadar süren 28 Şubat dönemi, birçok Müslüman insanın mağduriyetine sebep oldu. Aradan yıllar geçse de, İslami hassasiyetleri olan bir iktidar uzun süredir ülkeyi yönetse de, 28 Şubat sürecinde uydurma delillerle hapse atılan, hayatı karartılan, gençliği heba olan mahkumların ve ailelerinin mağduriyeti giderilemedi. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, FETÖ'cü hakim ve savcıların 28 Şubat sürecinde de aktif olduğu ortaya çıkınca, Gerçek Hayat'ın 829. sayısında “28 Şubat'ın Bin yıllık garantisi FETÖ mü?" başlıklı bir dosya hazırlamış, o dönem 'İslami hareket' davalarından hapse atılan birçok mahkumun kararında imzası bulunan FETÖ'cü hakim ve savcıların isimlerini yayınlamıştık. Aradan geçen iki ay sürecinde bu listenin uzadığını gözlemledik. Bazı davalarda FETÖ'cü hakim ve savcılardan dolayı yeniden yargılanma yolu açılırken, 28 Şubat mahkumlarının davalarında bu yol hala kapalı. Tek olumlu gelişme, 4 yıldır kanser hastası olan Metin Kaplan'ın, daha önce birçok kez müracaat yapıldığı halde kabul edilmeyen tahliyesinin gerçekleşmiş olması. Bir de 15 Temmuz'da şehit olan Halil Kantarcı'nın davasının şehadetinden dolayı düşmesi, durumun ne kadar içler acısı olduğunu ortaya koymaya yetiyor. Mahkumlar ve ailelerinin kafası 15 Temmuz'dan sonra daha da karışmış durumda. Kendilerini mahkum eden hakim ve savcılarla yan yana hücrelerde yatıyor olmanın kendi kader mahkumiyetlerini anlamsızlaştırdığını söylüyorlar. Cezaevinden gönderilen mektup da, şu şekilde devam ediyor:

“AK Parti iktidara gelene kadar kafamız rahat bir şekilde cezamızı yatıyorduk. Sonuçta bazı bedeller ödemeyi göze alarak bir dava için yola çıkmış ve Kemalist rejimin gadrine uğrayarak müebbede hüküm giymiştik. Gam değildi; kimi malını, kimi canını feda etmeyi, kimi de ömrünü betona gömmeyi göze almazsa, ümmet davasının yol alamayacağını hepimiz biliriz. Fakat AK Parti iktidar ipini eline alıp muktedir olmaya başladıkça, Sivas davası, İslami Hareket, İBDA-C, Menzil ve İlim (Hizbullah) grubu gibi davalardan hüküm giymiş, ancak koşulların değişimiyle, aşağı yukarı, AK Parti ile paralel düşünmeye başlamış biz hükümlüler bir boşluğa düşerek çelişki yaşamaya başladık. Zira dava, hedef, hissiyat ve düşmanlarımızın aynı olduğu bir iktidarın döneminde neden 30 yıl gibi uzunca bir süre cezaevinde yatmak zorundaydık? Ve 'Üst üste sorular soru içinde/ Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu/ Buradan insan mı çıkar tabut mu?'

Devrim içerideki çocuklarını unuttu

Meşum 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ise içine düştüğümüz açmaz ve paradoks artık kanımıza dokunmaya başladı. Memleket bin türlü bela ve musibetle boğuşurken, onca cephelerde ölüm kalım savaşı verirken, biz absürt bir şekilde, kader ve gönül birliği yaptığımız kadrolar tarafından içeride tutuluyoruz. Yahu söz konusu insanların, mahkumların kahir ekseriyeti dışarıda olsa, karınca kararınca bir işin ucundan tutar, bir baltaya sap olurlar. Çoğu, memleketin selameti için tankların üstüne çıkacak, tankların altına yatacak durumdadırlar. Seferberlik ilan edilse sınır boylarına koşacaklar. Kaldı ki biz içeriğini bilmediğimiz 'İslami inkılap/devrim' adına yola çıkmıştık. Hayal edemeyeceğimiz şekilde 15 Temmuz'da 'devrim' gerçekleşti, ama devrim içerideki çocuklarını unutmuş ya da terk etmiş durumdadır. Ne adına? Şahsen, meşhur Sefiller'deki müfettiş Javer karakterine atfen, buna 'Javerizm' diyorum. Zira duyduğumuz kadarıyla Sayın Cumhurbaşkanı Müslüman tutukluların durumuna dair bir talimat vermiş ancak birileri müfettiş Javer gibi kanun ve yasaları putlaştırarak savsaklıyormuş. Garip olan önceki iktidarlar gibi AK Parti de cezaevlerinde yer açmak durumunda kalınca ilk akıllarına gelen hırsızları, yolsuzları, arsızları serbest bırakmak oluyor. Bundan daha garip ya da traji komik olanını söyleyeyim. Birçok cezaevi dolaştık. Zaman zaman cezaevi personeliyle konuştuğumuz da oldu. Biz devleti, milleti, AK Parti'yi ve R.T. Erdoğan'ı savunurken, bunların bazısı devlet ve milletle savaşanların safındaydı. Ama onlar devlet memuru, biz ise 'terör suçlusu' oluyoruz(!) bu yüzden mahkumların arasında adımız 'devletçi, Erdoğancı'ya çıktığı oluyor. Ama biz PKK, DAEŞ, FETÖ ile aynı konumdayız. Darbe başarılı olsa muhtemelen asılacak olanlar arasında olacaktık ama FETÖ ile aynı cezaevlerindeyiz. Güler misin ağlar mısın?

Şunu da belirtmiş olayım ki, mesele şahsi olsa asla böyle bir mektup yazmaya tenezzül etmezdim. Zaten 23 yıldır yatıyorum. Hiç of demeden beş altı yıl daha yatarım. İçeriye düştüğümde 22 yaşındayken, şimdi 45 yaşındayım. Lakin bugünden sonra cezaevi yatmamız saçmalıktan öte sırf zararınadır. Son on yıldır da bu böyledir. Ve benim gibi 500-600 kişiden söz edilmektedir. Sayın Adalet Bakanı yatmamızı gerektiren iki makul gerekçe bulsun, bugüne kadar olduğu gibi taş duvarla taş kesilip susarız."

Yine biz meydanlara çıkıyoruz

Bu mektubu gönderen mahkum gibi birçok mahkum ve beraat edemediklerinden dolayı firari durumda olan birçok mağdur var. 7 sene yattıktan sonra Avrupa uyum yasalarına göre çıkartılan, sonra “eksik yattın" diyerek arandığı için firari durumda olan Sebahattin Arslan 3 kitap yazarak, mağdur edebiyatı yapmadan yaşadıklarını anlatmaya çalışmış. 1999 yılında İBDA davasından içeri alınan Arslan, yargılamaların delilsiz ispatsız bir şekilde polis fezlekelerine dayandığını söylüyor. “Bize işkence yapanların başında olan Mehmet Karabörk, 15 Temmuz'dan sonra içeri alındı. Biz o zamanlar söylüyorduk, ama inandıramıyorduk. Bu adamın yazdığı fezlekeye göre biz yargılandık. Ondan sonra yargılama bir şekilde devam etti. Bana ceza veren hakimlerden Gökmen Demircan, Dursunali Gündoğdu, mahkeme savcısı Bilal Bayraktar meslekten ihraç edildi, bir kısmı cezaevinde. Yargıtay ağır ceza mahkemesinin tüm üyeleri FETÖ'cü çıktı. Başkan Ekrem Ertuğrul, şu anda cezaevinde. Üyelerden Ahmet Toker, Fikriye Şentürk, Hamza Yaman, Abdurrahman Kavun da meslekten ihraç edilmiş. Bunların yargılarından dolayı bizim cezamız devam ediyor. 3 senedir firari durumdayım. İş yok, güç yok. Göçebe gibi yaşayıp ailemi de peşimden sürüklüyorum. Birçok kez başvurduğumuz halde, zaman aşımını bile kabul etmediler. Tekrar başvuracağız ama 10. Ağır cezada enteresan bir şey var, bütün bu 28 Şubat davalarını geri çeviriyor. FETÖ'cü oldukları söylentileri olduğu halde, ispat edilemediği için üzerine gidilemiyor. Metin Kaplan 14. Ağır cezada tahliye oldu. Daha önce de rahatsızlığından dolayı başvurmuşlardı fakat 15 Temmuz'dan sonra işler değişti. Ama 10. Ağır cezada hala değişmedi. 15 Temmuz'da dışarı çıkıyorum, tankların önünde duruyorum. Polis yakalasa cezaevine atacak, ama günlerce eve girmiyorum. İronik duruma bakın ki, ben o arada polise yardım ediyorum. Halil Kantarcı'yla aynı durumdayız, yine biz meydanlara çıkıyoruz."

Mahkum yakınlarına 'terörist' muamelesi

Cihat Özbolat'ın abisi Özer Özbolat, kardeşinin 20 yaşında tutuklandığını, 21 yıldır hapiste yattığını söylüyor. “Otursan bir kelime edemezsin kendisiyle, alim olmuş orada" diyerek cezaevinde kendisini nasıl geliştirdiğini anlatıyor. Özer Özbolat, kardeşinin mahkum olmasından dolayı ailenin yaşadığı mağduriyeti şu ifadelerle anlatıyor: “Annem o zamanlar 50'li yaşlarda gencecik bir kadındı. Şu anda 78 yaşında. 21 yıldır Niğde, Bandırma, Eskişehir, Bolu, İstanbul, İzmit, bütün cezaevlerini gezdi. Mesela Niğde cezaevindeyken ziyaretlerimizi anlatayım ben size. Akşam saat 22:00'de otobüse biniyoruz, 07:00'de otogara iniyoruz. Görüş 10:00'da başladığı için, o saate kadar otogarda bekliyoruz. Kar kış fark etmiyor. Daha sonra cezaevinin önüne geliyoruz. O soğukta bir sürü abuk sabuk arama yapılıyor. Sanki adam öldürmüşüz gibi terörist muamelesi görüyoruz bir de. Görüşümüz bitince akşam 22'de kalkacak olan otobüsü bekleyip, İstanbul'a geliyoruz. İki gün uykusuz, perişan bir vaziyette. 15 günde bir bu işkenceyi çekiyoruz. Diğer cezaevlerinde de durum değişmiyor. Ne aileler gördüm yollarda, otobüs parasını zorla denkleştirmiş, kocasını, oğlunu ziyarete gidiyor. Yemek yemeye parası bile yok. Kardeşimin savcısı meşhur FETÖ'cü savcı Zekeriya Öz, hakimimiz ise Şerafettin İste, Fetullah Gülen'e takipsizlik kararını verip de yurt dışına çıkmasına sebep olmuş kişi. Cumhurbaşkanı geçen gün çıktı 15-20 yıldır yatanlar var dedi. Gözlerinin içine sokuyor, ama bir hareket yok. Ben bir iş yeri sahibiyim örneğin, işçilerime söylüyorum ki şunlar yapılacak, haftaya geliyorum işler yapılmamış. İçinde yaşadığımız durum aynen böyle."

AF DEĞİL ADALET İSTİYORUZ

"Sahipsiz, yapayalnız, tıpkı oraya buraya savrulan yerini bulamamış çeyizim gibi hapishanede kıydık resmi nikahımızı" diyen Mehmet Selim özdemirtn nişanlısı Mukaddes Özdemir, ispatlanamayan suçlardan dolayı mahvolan gençliklerini anlatıyor:

"Düğünümüze bir hafta kala, mutlu bir yuva kurmak için hazırlanırken gözaltına alındı nişanlım. Günler süren baskı, şiddet, işkenceler ve tehdit sonucunda gözleri bağlanarak işlememiş olduğu suçlan işlediğine dair belgeler zorla imzalattınldı. 2008 yılında da müebbet hapse mahkum edildi. Mahkeme kararıyla adeta yıkıldım. Dosyasında hiçbir kanıt ve tanık olmamasına rağmen ceza aldı. Tutuklandığı ilk günden itibaren ben onun masum olduğuna inandım. Mahkemeler sürerken 'sonum ne olacak belli değil, istiyorsan ayrılalım, sen daha gençsin' dediği halde ben ayrılmayı kabul etmedim. Hiç pişman değilim. Çok şükür ki öyle bir insanı tanımışım.

"Bedenim özgür olabilir ama yüreğim tutsak"

Ayda iki veya üç sefer görüşe gidiyorum, ama bu her zaman kolay olmuyor. Erzurum'a sevk edildiği zaman görüşme imkanımız daha da kısıtlanmıştı. Ağır bel fıtığı rahatsızlığım olduğu için yolculuk işkence gibi geliyordu. Bizi de cezalandırmış oluyorlardı bu şekilde. Kış aylarında yollar kapandığından dolayı 3 ay hiç görüşemiyorduk. Benim bedenim özgür olabilir ama yüreğim tutsak. Ben de onunla birlikte müebbet hapis yaşıyorum, ömrümüzün en kıymetli yıllannı zindana çevirdiler. 3-4 yıl öncesinde eşim kendisine bu kumpası kuranların FETÖ'cüler olduğunu söylüyordu. Şu an iddianameyi hazırlayan savcı İsmail Aksoy ve hakim Ergun Tokgöz FETÖ'den tutuklu. 9. daireden Mahkeme başkanı Mahmut Acer ve hakim Mine Kaya da aynı şekilde cezaevinde. Cumhurbaşkanımızdan ricam, eşimin ve onun gibi yüzlerce Yusufi kardeşlerimizin yaşadığı haksızlıklara son verilsin ve adil bir şekilde yargılansınlar. Bizler terör örgütü değiliz, bizler FETÖ terör örgütü hakimleri tarafından cezalandırılmış mağdurlarız. Af değil, adalet istiyoruz."

MS HASTASI TAHLİYE EDİLMİYOR

Ağır MS hastası olduğu halde tahliyesi gerçekleşmeyen Yaşar Polat'ın ihtiyaçlannı bir mahkum görüyor. Buna rağmen tahliye etmiyorlar. Eşi Seher Polat "Sağlam verdim, tekerlekli sandalyeyle bile geri alamıyorum" diyor.

"Eşimin mahkumiyet kararını verenler tutuklandı. Eşim hastanede yattığı zamanlarda bile her gidişimde savcıdan izim almam gerekiyor. Hasta yanına gittiğim halde saçma sapan sorular soruyorlar. Neler yaşadığımı anlatamıyorum artık, dokunup açtığım zaman kafamda canlanacak diye korkuyorum. Çocuklarım da bu konuda konuşmak istemiyor. Kızlarım torunlarına hiçbir şey anlatmıyor. Benim küçük kızım çok hassas. Babasını ziyarete gidip geldikten sonra üzerinden atamazdı. Şu anda bulunduğu iş ortamında da hiç kimseye söyleyemiyor bu durumunu. Ne kadar büyürlerse büyüsünler, hassasiyetleri değişmiyor. Büyük kızım evli, torunlarla geldiğinde 'dedem nerde' diye soruyorlar. Hastanede' diyoruz. Ziyaret için hastaneye götürüyoruz. Babamıben yıllarca tekerlekli sandalyede baktım. Eşim gelse, ona dabakanm. Çok ağır hasta olduğu için bakamayacaklar, bize verecekler diye ümit ediyoruz."

FETÖ'cüler temizlenince beraat geldi

Kamuoyunda Telegram Davası diye bilinen davadan ağırlaştırılmış müebbet alan Burak Çileli, mart ayında tahliye oldu. 12 yıl cezaevinde yatan Çileli, 14. Ağır Ceza Mahkemesi Kemalistlerden ve FETÖ'cülerden temizlendikten sonra beraat ettiğini söylüyor. Terörle mücadele masasında sağ kesime bakan kişilerin hepsinin 90'lı yıllarda da FETÖ'cüler olduğunu zaten bildiklerini söylüyor.

“FETÖ'cülerle 84'ten beri kavgamız var, o zamandan beri bize takmışlardı. Ağır eleştiriler yapardık. Bizim geçmişte söyleyip de herkesin ağır bulduğu hususları 15 Temmuz sonrasında herkes söylemeye başladı. Bana ceza veren heyetin başkanı Rüstem Eryılmaz 15 Temmuz'dan sonra tutuklandı. Üyelerden Mustafa Başer 15 Temmuz öncesi tutuklandı. 15 Temmuz sonrasında da eşi Rabia Başer adliyedeki bayan hakimlerin ablası olma suçundan tutuklandı. FETÖ'cülerin ahtapot gibi kolları olduğunu biliyoruz. Emniyet aşamasından, basına lanse edilişine kadar FETÖ'ye maruz kaldık. Hilelerle avukatla görüşmek istemediğimize dair tutanak imzalatıldı bize. Bir arkadaşın olay günü ve saatinde okulda olduğu açığa çıktı. Dosyanın kendi içinde bir takım çelişkileri vardı. Benim zaten kimliğim belli, mahlas isim bile kullanmam yazılarımda. Anayasa mahkemesi bunları gördü sonunda. Benim şu anda dışarıda olmam bir şey değiştirmiyor, içeride benim durumumda olan birçok insan var."

Davanın düşmesi için herkes şehit mi olmalı?

“Zaman aşımına uğradı ama benim iadei itibarım ne olacak?" diyor 9 yıl cezaevinde yattıktan sonra bir süre de kaçak hayatı yaşayan Tayyar Tercan. Şimdi de Şehit olan Halil Kantarcı gibi Noel Baba davası denilen cezaevindeki isyan davasından yargılanıyor. O davada yargılanan herkesin söylediği şey aynı:

“Beraat etmemiz için bizim de şehit mi olmamız gerekiyor?"

“1996 yılında arandığımı duyduğumda kendi ayaklarımla gidip teslim oldum. İslami hassasiyetlerimizin dışında işlediğim bir suç yoktu, ama uzunca bir işkence faslından sonra yüklenilen suçları kabul etmek zorunda kaldım. 28 Şubat 15 Temmuz'dan çok farklı değildi. Biz 28 Şubat'ta fiili anlamda olmasa bile manevi anlamda duruşumuzla, kalemimizle o tankların üzerine çıkan insanlardık. Bedelini de ödedik. Allaha hamdolsun o bedeli ödemekten dolayı pişman değiliz. Çünkü işlediğimiz bir suç yoktu. O dönemde FETÖ'cülerin 28 Şubat mağduruymuş gibi ayak yaptıklarını, Kemalist darbeci zihniyeti kalkan yaparak kendi önlerine çıkabilecek, kendilerine engel gördükleri bütün İslami cenahtaki grupları tasfiye etmeye çalıştıklarını görüyorduk. O dönem, özellikle bize işkence yapan polisler FETÖ'nün adamıydı. İşkenceci komiser beni ters Filistin askısına astıktan veya elektrik verdikten sonra, namaz kılmaya gidiyordu. Bunları söylediğimiz zaman bizim cenahtaki bazıları 'Müslümanlar arasında tefrika çıkartmayın. O kadar da değil' diyorlardı. Şu anda resmiyette FETÖ'cü teröristlerle aynı kategorideyiz. 22 yıldır cezaevinde yatan arkadaşlar var, hemen arka koğuşlarında savaştığı FETÖ'cüler. Hemen öbür tarafta PKK'lılar. 'Baba katiliyle babam bir safta' demiş ya şair. Onun gibi bir durum oluştu."

Yan hücrede vatan hainleri yatıyor

İki sene önce kanserden babasının vefat ettiğini söyleyen Cemil Şahin'in kardeşi Yılmaz Şahin, annesinin de kanserden tedavi olduğunu, stresli bir hayatları olduğunu söylüyor. “Nasıl olmasın ki, ayda bir ziyarete götürüyoruz annemi, bir saat ancak görüşebiliyoruz. Abim içeri girdiği zaman ben de 4 sene tutuklu kalmıştım. Kardeşi, teyzesinin oğlu, halasının oğlu kim varsa çevresinde topladılar. Somut bir olay da olmuş değil. O dönemlerde türban yasakları vardı. Tüm Müslümanlar zulüm görüyordu, biz de onları söylüyorduk. Klasik cuma günü Beyazıd Camisi'nden çıktığımızda eylemlere katılırdık. Abim İBDA-C davalarından birinden mahkumiyet aldı. 99- 2000 yıllarında başlayan yargılanmayla, 2010 yılında cezası kesinleşti. Yüksek bir ceza aldı ve 10 yıldır cezaevinde. Metris cezaevindeki isyan dosyasından dolayı da şartlı tahliyeden yararlandırmadılar. Yeniden yargılanma yapılıyor şimdi bu dosyada. O dönem cezayı veren heyetin tamamı şu anda FETÖ'den kaçak veya tutuklu. Metin Özçelik, Celal Kara bu isimlerden iki tanesi. Bu mahkumlar vatan haini değil, vatan hainlerinin tezgahından geçmiş insanlar. Şu anda yan hücrelerinde vatan hainleri kalıyor. Bu adalet mi?"

Halil Kantarcı'ya ilahi beraat



Halil Kantarcı'nın avukatı olan Hamza Uçan, geçen hafta katıldığı Noel Baba (cezaevi isyan) davasında Kantarcı'nın şehit olması dolayısıyla kaydının düştüğünü fakat davanın hala devam ettiğini söylüyor. “Halil Kantarcı 17 yaşındayken dört arkadaşıyla birlikte İBDA-C'ye üye olmak iddiasıyla idam cezası almıştı. Eylemleri de meyhane camına taş atmak. Yaşı küçük olduğu için cezaları indirildi. Ana davadan aldığı cezasını çekerken, Bandırma'da çıkan cezaevi isyanı sırasında infazı olmadı. Şu anda ana davadan tahliye olduğu halde, cezaevi isyan davası devam ediyordu. Şehit olduğu için kayıttan düştü. Noel Baba Dava dosyasında 33 kişi vardı. Birisi de cezaevinde şehit olmuştu, 31 kişi kaldı. Hepsinin şehit olmasını mı bekliyorlar? Bu dava, F tipi yapılanmaları ve tecriti meşru kılmak için hazırlanan bir kumpas davasıydı. Saldırıda ölmeyenleri devlete isyan suçundan yargılamalara tabi tuttular. Dava kapanmış değil, duruşma 23 Şubat'a ertelendi. 28 Şubat mahkumlarıyla ilgili çeşitli düzenlemeler yapmak o kadar da zor değil aslında. 20 yıldır adı geçen yapılara ilişkin herhangi bir eylem yok. KHK ile devletin istihbarat raporlarında son on-on beş yıl içerisinde herhangi bir terör eyleminde bulunmayan yapılara ilişkin cezai indirim yoluna gidilebilir. Buna diğer örgütler itiraz edecek konumda değil. Bu insanlara yapılan kumpas ortada. Bunu ilgilileri de kabul ediyor. FETÖ'nün en belirgin hakimlerinden Metin Özçelik ifadesinde 'Eğer ben bir terör örgütü üyesiysem, bugüne kadar verdiğim bütün kararların yenilenmesi gerekir' diyor. Özellikle İBDA dosyalarında hemen her kararda imzası olan biri söylüyor bunu. Aynı konu olmasa bile Metro Turizmin sahibi Galip Öztürk'ün dosyasına geçen ay sırf FETÖ gerekçesiyle yeniden yargılama kararı verildi. Emsal teşkil edebilir."

ACI BİZİ TEĞET GEÇTİ

Aydın Küçük içeri alındığında 15 günlük evliydi. İmam Hatip önünde gösteri yaptığı için içeri alınmış, akabinde Jak Kamhi davasıyla ilişkilendirilmeye çalışılmış. 6 ay sonra tahliye edilmiş ancak tekrar yakalama karan çıktığı için 13 yıl kaçak hayatı yaşadıklannı söylüyor eşi Senem Küçük.

"2001'den 2014'e kadar kaçak hayatı yaşadık. O arada üç tane çocuğumuz oldu. Bütün çocuklann hukuki sorumluluklan benim üzerimeydi. Kaçak hayatı çok zor, hem ekonomik, hem psikolojik problemlerle hayaümıza devam etmeye çalıştık. 2014'te işe giderken evinin önünden alındı. O zamana kadar çocuklar olaylann farkında değildi. İnanılmaz şok yaşadılar. Ben yine de artık eskisi gibi olmaz diye düşünüyordum. Fakat iki yıldır dört defa yeniden yargılama talep ettiğim halde reddedildi. Nasip olursa 2017'de çıkmasını bekliyoruz. Bu acının bizi teğet geçtiğini görebiliyoruz. Kaçak hayatı evet zordu, ama hala müebbet yatan insanlar var hapiste. Biz onun çıkışıyla maalesef mutlu olamayacağız, çünkü geride çok daha zor durumda insanlar bırakıyoruz. Cezaevine gidip gelirken, perişan olmuş ailelerle tanıştım. İnanın acılannı size kolay anlatamıyorlar." (Sevda Dursun - Gerçek Hayat)