İlkesiz ve hudutsuz!

25 Ocak 2016 Pazartesi, 12:38

İlkesi olmayan insandan korkmak lazım. İlkesiz, herkes için tehlikeli ve tahripkardır.  Müslüman'ın ilkesizi ise hudut tanımaz, çünkü din ve Allah adına düşman bellediklerine karşı “kutsal mücadele” verdiğini düşünür. En tehlikeli faşizm de “din ile ırkın-kavmin/milletin izdivacı”ndan türer.

Diyeceksiniz ki “İlkesiz Müslüman olur mu?” Olmamalı, çünkü İslam ilkeler bütünüdür. Maalesef yaşadığımız dünyada Müslümanların çoğu kıbleleriyle beraber ilkelerini de kaybetmiş bulunmaktadırlar.

Pekiyi, ilke nedir? İlke, davranışları yönlendiren kurallardır; bunların bir kısmı ahlaki norm, bir kısmı hukuki yasadır. Hukuk dilinde ilkenin karşılığı “hudut”tur. İslam şeriatı bizi belli çerçevede tutan hudutlar koyar. Biliriz ki, öyle limitler var ki, biz onların ne üstüne çıkabiliriz ne altına düşebiliriz. Kur'an-ı Kerim, söz konusu sınırları Allah ve Elçisi'nin koyabileceğini, bu yüzden bunlara Allah'ın sınırları (Hududullah) dendiğini belirtir. Bu demektir ki, herkes kafasına veya işine geldiği gibi sınır koyamaz.

Hudutlar koruyucudur. Ancak insanları sadece belirlenmiş kural ve sınırlarla “iyi insan” veya “kabule şayan Müslüman” kılmanın mümkün olmadığını biliriz. Bu durumda hudutların, derin “ahlaki ve manevi terbiye” ile desteklenmeleri gerekir. Yani kural ve ahlak bir araya geldiğinde insan, gerçek insan olma yolunda önemli bir mesafe katetmiş olur. Bu iki değer, bir yere kadar yeterli olabilir; ama bir başka önemli değerle desteklenmeleri çok daha güzeldir. İşte bu üçüncü değer şıklık diyebileceğimiz “estetik tutum”dur. Biz buna kısaca “ahlaki kalite” diyebiliriz.

Şu halde her Müslüman'ın idealde sahip olması ve özenle riayet etmesi gereken ilkesinin “hudut, ahlak ve estetik”ten ibaret bir kişilik süsü olduğunu söyleyebiliriz. Müslüman kavimlerin dillerinde anahtar terim olan “edeb ve adab” ahlak ve hukukun sanat ve edebiyatla, incelik ve zerafetle harmanlanmasına işaret eder. Tek başına kuralcılık, “dinde aşırı gitmek” olan kaba ve ham sofuluğa yol açar. Yeterli manevi ve estetik donanıma sahip olmayan insanlar eğer salt kurallara indirgedikleri din adına konuşma ve hükmetme yetkisini ele geçirecek olurlarsa, her biri din ve şeriat adına infazda bulunan merhametsiz din jandarmaları olurlar. Bunların daracık zihin ve yüreklerinde fıkıh despotluğundan başka Allah'ın rahmetine işaret sayılabilecek bir emare yoktur. Kural ve hükümleri önemsemeyen bir ahlakçılık da sonunda maddi dünyanın zorbalığına boyun eğmek zorunda kalır. Kifayetsiz din bezirganlarının söz sahibi olduğu ülkede din yerini fiili materyalizme ve ateizme terk eder. En tehlikeli Müslüman ilkesiz olanı ise en gafil olanı da “dindar materyalisti”dir. Muktedir Müslümanlar kuralların ruhunu kurutup salt şekillere bağlılığı ve ritüelleri öne çıkarıyorlarsa, bunun sebebi, ahlak ve estetik alanında ruhen ve zihnen, ya tembel ya da  ihtiraslarının zebunu olmalarıdır. Aşağı yukarı herkes İslam'ın hangi kural ve hükümlere istinad ettiğini, dinin yasakladığı suç ve günahların (haramlar) ne olduğunu bilir. Bunu en iyi Müslüman bilir; bilir ama, bildiği ve güç yetirdiği kadarıyla hayatını tanzim etmekle mükellef iken, ne söyleminde ne amellerinde ahlak ve estetik değerlere önem vermek işine gelmez. İslam'ın hudutlarına göre hareket etmeyince, söyleminde karşı olduğu “laik hukuk”u hayatının rehberi kılar.

Hukuksuzluk, dünyevileşme ve ahlaki zaaf iktidar gücünü arkalarına almış dindarların sermayesi ve su-i ameli olmuştur.  Halet-i ruhiyeleri, ateşin odunu yakması gibi trajiktir. İlkesiz olmak basit bir sosyal kusur değildir, aksine sonuçları yıkıcı olaylara sebebiyet verecek mahiyette hak ve hukuk ihlalidir. İlkelere riayet etmeyen kimse kolayca hak ihlal eder. Hak ihlali fitne ateşinin tutuşturulmasına yol açar. Ateşten uzak durmak lazım; “ateşle aydınlanmak” dahi tehlikelidir. (Zaman)