Âlimlere ve bilge insanlara olan ihtiyaç

29 Ocak 2016 Cuma, 21:46

Allah’ın Adıyla

Kaynaklarımızda geçen bir hadis-i şerifte beyan edildiği üzere, “Âlimler peygamber varisleridir.” Bir başka nebevî beyanda, “Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür” buyrulmakta. Her iki hadis-i şeriften de anlaşıldığı üzere, din ve ümmet nezdinde âlimin varlığı, yeri, konumu ve mevkii büyük bir önem arz etmektedir. Zira âlimler toplumun öğretmenleridirler, yol göstericileridirler. İlâhî değerlerin insanlara aktarılması noktasında başat rolleri vardır. Vahyin ve nebevî ilmin mirasçılarıdırlar. “Bilmiyorsanız ilim erbabına sorun.” (Nahl:43)

Birincil ve öncelikli anlamda Ehl-i Beyt imâmları Kûr’ân ve Sahih Sünnet’in muhafızı ve müfessirleridirler. En azından teorik anlamda bütün Müslümanlar bu konuda mütabıkız. Bu seçkin ve mübariz şahsiyetler Yüce Allah’ın veli kullarıdırlar ve bu nedenle bi hakkın muhafızlık ve müfessirlik görevlerini ifa etmiş bulunmaktadırlar. Rabbim zuhurunu tez eylesin Mehdi’yi (a.f) ise son görevi beklemektedir. Bizim bu satırlarda söz konusu ettiğimiz ise mutahhar Ehl-i Beyt imâmlarının haricindeki âlim ve bilge insanlarımızdır. Her çağ ve her zaman diliminde bunlara ihtiyaç vardır. Zira bu âlimler nübevvet ve velâyetin ilmî mirasını motamot İslâm ümmetine aktarması gerekenlerdir. Mesuliyetlerinin ehemmiyeti yüklenmiş oldukları misyondan kaynaklanmaktadır. Nitekim önemine binaen bu konuya Kûr’ân-ı Kerim’de ahit ve misak olarak temas edilmektedir.

“Hani kitap verilenlerden (âlimlerden): “Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” diye kesin ahit (söz) almıştı. Fakat onlar, bunu arkalarına attılar ve ona karşılık az bir değeri satın aldılar. O aldıkları şey ne kötüdür.” (Al-i İmrân:187)

Ayetten de anlaşıldığı üzere, âlimler insanlara ulaştırılması gereken vahy ve nübüvvet ilmini hiçbir tahrifata uğratmadan açık ve net bir biçimde orjinalitesine ve aslına sadık kalarak aktarmak zorundadırlar. Ancak ne yazık ki, İslâm tarihine baktığımızda yine ayette belirtildiği gibi kuşandıkları değerleri ve Allah Teâlâ’ya verdikleri sözü, bir takım dünyevî menfaatler uğruna kulak ardı ederek yaptıkları misaka ihanet eden Bel’âm sıfatlı din tacirlerine tanık olmaktayız. Hadis-i şerifte “âlimin ölümü..” diye tasvir edilen husus kanaatimizce mânen ölen âlim anlamına gelmektedir. Zira bir âlim mânen ölürse, yani yüklenmiş olduğu sorumluluğu ihmal ederse, insanlara aktarması gereken tevhidi değerleri savsaklayıp tali meselelerle insanları oyalayıp durursa, zamanla “alemin” değerlerden yüz çevirmesine ve dolayısıyla âlemin manen ölmesine vesile olur.

Oysa yine hadis-i şerifte belirtildiği üzere, “Âlimler peygamber varisleridirler.” Şu hâlde bu kutsal vazife bi hakkın yerine getirilmeye çalışılırsa ve Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) “usvetun hasene” örnekliği baz alınarak hareket edilirse hiç kuşkusuz hayırlı sonuçlar da beraberinde gelecektir. Kısacası yüce erdemlerle bezeli salih bir toplumun oluşturulmasında âlimlerimize büyük görevler düşmektedir. Ancak, “Yarım doktor candan eder, yarım hoca dinden eder” sözü de asla kulak ardı edilmemelidir. Zira tarih boyu olduğu gibi günümüzde de âlim diye geçinen veya âlim diye bilinen nice zevat var ki, kürsülerden ve minberlerden halka anlattıkları akla ziyan. Kûr’ân’ın özüne ve nebevî sünnetin hilafına öylesine hikâye ve menkıbe anlatıyorlar ki, anlattıklarını dinden sanırsınız ve nass gibi algılarsınız. Oysa anlattıkları Allah’a ve Resulü’ne iftiradan başka bir şey değildir.

“Onlardan öyleleri vardır ki, dillerini kitaba doğru eğip bükerler, siz onu (bu okur göründüklerini) kitaptan sanasınız diye. Oysa o kitaptan değildir. “Bu Allah katındandır” derler. Oysa o, Allah katından değildir. Kendileri de bildikleri halde Allah’a karşı (böyle) yalan söylerler.” (Al-i İmrân:78)

Bugün tekfirci grupların geldiği noktayı görüyorsunuz. Bunlar işledikleri cinayetleri münferiden ve fevri bir tavır olarak yapmıyorlar. Bunların refere ettikleri, tarihî metinlerden çıkarttıkları fıkıh anlayışları var. Bunlar fıkhî kurallar manzumesi olarak kendilerine sunulmuş. Bir de bu tarihî metinleri kendilerine tefsir eden Yusuf El-Kardavî ve Suud baş müftüsü Abdul Aziz bin Baz gibi sözde âlimleri var. Ne yazık ki, memleketimizde de bunların benzeri sözde hocalar mevcut. Bunlar insanlara anlattıklarıyla ve verdikleri fetvalarla maatteessüf, yüce dinimiz İslâm’ın yanlış anlaşılmasına sebebiyet vermektedirler.

Böylesine menfur algı operasyonları karşısında gerçek âlim ve bilge insanlara ihtiyaç çok daha ileri boyutlarda kendisini hissettirmektedir. Âlimlerimiz, bilge insanlarımız ve kanaat önderlerimiz büyük bir hassasiyet içerisinde insanları akl-ı selime davet etmelidirler. Madem ki İslâm barış dinidir, kardeşlik, sevgi ve hoşgörü dinidir şu hâlde âlimlerimiz insanlarımızı bu değerlere çağırmalıdır. Mezhabi, meşrebi ve mektebi ne olursa olsun Müslüman halkımız uhuvvete ve kardeşlik bilincine davet edilmelidir. Müslümanın Müslümanı farklı fıkıh anlayışından dolayı dışlaması, ötekileştirmesi ve hatta tekfir etmeye yeltenmesi asla İslâmî bir tavır olamaz. Ama ne yazık ki, birçok âlim diye bilinen şahıslar böylesi bir hataya düşebiliyorlar.

Ebu Hanife buyuruyor ki: “Bir kişide % 99 küfür âlameti görseniz, ancak buna mukabil kendisinde bir tek iman alameti müşahade etseniz o kişiye yine de Müslüman muamelesi yapınız.” Şu hassasiyeti ve şu ölçüyü görebiliyor musunuz? İşte Müslümanlar birbirlerine karşı böylesine bir hüsnü zan ile yaklaşmalılar. Bunu teminat altına alacak kişiler feraset sahibi âlimlerimizden, bilge insanlarımızdan ve kanaat önderlerimizden başkası değildir. Eğer halkımız bu minval üzere aydınlatılırsa, bilinçlendirilirse semeresi de hiç kuşkusuz iyi olacaktır, pozitif olacaktır. Eğer âlimlerimiz, bilge insanlarımız ve kanaat önderlerimiz üzerlerindeki ilâhî vazifeyi bi hakkın ifa etmiş olsalar İslâm ümmeti barış ve sükunete kavuşur. İnsanlar huzur ve güvenlik içerisinde yaşarlar.

Âlimlerimiz, bilge insanlarımız ve kanaat önderlerimiz âlemlere rahmet Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) yüce ahlâkî şeciyesini örnek alsalar hiç kuşkusuz istenen sonuç da kendini gösterecektir. Zira Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) “usvetun hasene” (güzel örnekliği) öncelikli olarak bütün âlimlerimizi muhatap alır. Onların mesuliyeti avamın çok daha üzerindedir. Çünkü varis olmanın da anlamı budur. Hem rahmet peygamberine varis olacaksınız, hem beyanatlarınızla, verdiğiniz fetvalarla ve yönlendirmelerinizle ümmet içerisinde insanları adeta etnik gruplar hâlinde ve farklı isimler altında kamplara ayıracaksınız! Ve bu tür fitnelerden dolayı iş husumet ve kan dökmelere varacak. Bunun vebalinden kurtulmanız mümkün mü?

Bu husus asla baside alınmamalı. Bugün İslâm âleminin içerisinde bulunduğu bu kaos ortamının baş müsebbibi yarım hocalardır. Eğer bugüne kadar insanlarımıza gerçek İslâm anlatılsaydı ümmetin hâli pür melali böyle mi olurdu? Biz, insanın insana kızgın bakmasını haram kılan bir dinin mensuplarıyız. Yine aynı şekilde konuşurken ses tonunun yükseltilmesini bile men eden bir dinin sahipleriyiz. Ve tebessümü sadaka olarak addeden bir dinin üyesiyiz. Şefkat ve merhamet abidesi olan Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) ne güzel buyuruyor: “İmân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe imân etmiş olamazsınız.” Peki bundan öte başka bir yol var mıdır acaba? Ümmet olarak biz ne hâle gelmişiz, adeta cahiliye dönemine savrulmuşuz.

İnsanlar nasıl da şiddete teşne hâle gelmişler. Sevgi, merhamet, hoşgörü adeta rafa kaldırılmış. Egoizm, bencillik, çıkar ve menfaate dayalı ilişkiler had safhada. İnsanlar adeta birbirlerinin kuyusunu kazıyor. Kardeş kardeşe düşman olmuş. Miras yedi bir toplum hâline gelmişiz. Yardımlaşma, merhamet, paylaşım hak getire. Ümmet sevgi yitimi yaşıyor adeta. Böyle mi olmalıdık? Nerede Asr-ı Saâdet? Medine’deki medeniyet projemiz nerede? Hani onu hayata geçirecektik! Bu ilâhî medeniyet projemizden öylesine uzaklaşmışız ki, Avrupa kapılarından medet umuyoruz. Onların maddî kalkınmışlığı gözlerimizi kamaştırıyor. Oysa maneviyatta, ahlâkta ve insanlıkta sıfırlar. Aile yapıları bitmiş. Batıda kadın sadece bir cinsel obje olarak görülmektedir. Egoizm ve bencillik üzerine kurgulanmış bir dünyaları var. Biz bunlardan mı medeniyeti, hümanizmi, insanlığı, insancıl olmayı öğrenmeliydik. Ne oldu bize? Kimlere öykünüyoruz?

Sonuç olarak ifade etmek istediğimiz o ki, ümmet bünyesinde ivedilikle yeni bir tecdid hareketine, yeni bir aydınlanmaya ihtiyacımız var. Bu ise öze dönüşle, Medine’de temelleri atılan medeniyet projemize yönelmekle olur. Bunu başlatacak olan ise âlimlerimiz, bilge insanlarımız ve kanaat önderlerimizdir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bir hadis-i şeriflerinde, “Âlimin mürekkebi şehidin kanıyla eş değerdedir” derken neyi kast etmektedir acaba? Bir düşünelim! Şehid İslâm topraklarını korumak için savaşmış ve Allah yolunda canını vermiştir. Âlim ise ilâhî değerleri, ahlâkı, fazileti ve tüm erdemleri topluma kazandırmakla adeta ölü ruhları diriltmektedir. Âlim, anlattıklarıyla, motivasyonlarıyla, yaptığı irşad ve tebliğ çalışmalarıyla ümmete can vermektedir. Bu durum karşısında eğer âlimlerimiz bi hakkın vazifelerini ifa ederlerse, ancak o zaman mürekkeplerinin kıymet-i harbiyesi şehid kanlarıyla eş değerde olur. İşte bizim bu bilince sahip âlimlerimize ve bilge insanlarımıza ihtiyacımız var.

(RASTHABER)