Avrupa Birliği yeni başkanlarını seçebilecek mi?

Avrupa Birliği yeni başkanlarını seçebilecek mi?

AB'de seçilecek başkanlardan özellikle AB Komisyon başkanı birliğin geleceği açısından büyük bir önem taşıyor. Seçim sonrası farklı dengelerin ve farklı pazarlıkların oluşacağı, daha doğrusu oluşmak zorunda kaldığı anlaşılıyor.

Avrupa Birliği 1979’dan bu yana doğrudan seçimlerle beş yılda bir yapılan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerini 23-26 Mayıs 2019 tarihlerinde 28 üye devlette gerçekleştirdi. Seçim sonuçlarına göre, her ne kadar eskisi gibi Hıristiyan Demokratlar (Avrupa Halk Partisi) ve Sosyal Demokratlar (Sosyalistler) birinci ve ikinci siyasi grup olma özelliklerini korudularsa da, Parlamento tarihinde ilk kez çoğunluğu sağlayamadılar. Avrupa yanlısı Liberaller ve Yeşiller Parlamento’daki oy oranlarını artırdılar. Aşırı sağcı/popülist ve milliyetçi partiler de (seçim öncesi korkulduğu gibi değilse bile) oylarını hatırı sayılır oranda arttırarak AB’nin geleceğinde daha fazla söz hakkı edinmiş oldular. Böylece Avrupa Birliği’nin 2019-2021 yılları arasında görev yapacak yeni parlamentosunda çok parçalı, AB’nin geleceğinde müzakere ve uzlaşmayı gerekli kılacak, yasa yapımını ise zorlaştıracak bir yapı meydana gelmiş oldu. Bu müzakere ve uzlaşma sürecinin ilk deneme alanı ise AB’nin yeni başkanlarının belirlenmesi olacak.

Gelişmeler Türkiye-AB ilişkilerinin de yönünü tayin edecektir. Bir yandan yeni Avrupa Parlamentosu sonbaharda Türkiye dosyasını kaldığı yerden yeniden açacak, öte yandan AB’nin yeni yöneticilerinin Türkiye’ye dair görüş ve tutumları Türkiye’nin AB hikâyesinin nasıl devam edeceğini bizlere gösterecektir.

AB’nin yeni parlamenter döneminde Parlamento başkanı ile birlikte AB komisyon başkanı, AB Konseyi başkanı, AB dış ilişkiler temsilcisi ve Avrupa Merkez Bankası başkanı seçilecek. Parlamento başkanı iki buçuk yıllık görevine 1 Temmuz’da başlayacak. AB Konseyi başkanı 1 Aralık’ta, diğerleri ise 1 Kasım’da görevlerini devralacaklar. AB bu yönetici kadroları belirlerken cinsiyet, siyasi grup ve coğrafi temsil konusunda dengeleri gözetmeye önem veriyor. Yeni seçilecek başkanlardan özellikle AB Komisyon başkanı AB’nin geleceği açısından büyük bir önem taşıyor. Çünkü AB Komisyonu üye devletlerin değil, AB’nin çıkarlarını temsil ediyor. Dolayısıyla Komisyon, AB’nin gelişim ve ilerlemesini sağlayacak karar verici organlar içinde AB adına konuşan esas kurumdur. AB liderlerinin Komisyon başkanı ismi üzerinde anlaşmalarının ardından, bu ismin AP’de de oy çoğunluğuyla seçilmesi gerekiyor. Önerilen isim yeterli çoğunluğu sağlayamazsa bir ay içinde yeni bir aday önerilecek, bu durumda ise seçim haftalarca sürebilecektir. AP seçimlerinde en fazla oyu alan grubun liste başı adayının AB Komisyon başkanlığına seçilmesi kuralının bugün için de işleyeceğini söylemek, parlamentonun yeni kompozisyonu gereği zor görünüyor.

Yüzde 50,95’le son yirmi yılın en yüksek katılım oranına ulaşan parlamento seçimlerinin hemen ardından, AB liderleri 28 Mayıs 2019’da (gayriresmi bir zirve olarak nitelendirilebilecek) bir akşam yemeğinde buluşarak hem seçimleri değerlendirdiler hem de yeni başkanlar hakkında görüşlerini ortaya koydular. Fakat bu görüşmede, AB’nin iki önemli ülkesi Almanya ve Fransa’nın AB Komisyon başkanlığı için aynı isimleri telaffuz etmedikleri anlaşıldı. Almanya Şansölyesi Angela Merkel Hıristiyan Demokratlar’ın adayı Manfred Weber’in başkanlığını destekledi. Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise bir isim üzerinde durmamakla beraber, tecrübeli ve güvenilir bir adayın başkan olmasını istediğini açıkladı.

Hıristiyan Demokratlar grubunun adayı Alman Manfred Weber seçimden önce en şanslı aday görünürken, seçim sonrası farklı dengelerin ve farklı pazarlıkların oluşacağı, daha doğrusu oluşmak zorunda kaldığı anlaşılıyor. Merkel’in desteklediği ve Avrupa Halk Partisi’nin liste başı adayı Weber, Almanya’nın Bavyera eyaletinin seçilmiş en genç parlamenteri ve Brüksel’de ılımlı bir politikacı olarak tanınıyor. Fakat AB politikacılarına göre nispeten “genç” ve deneyimsiz olduğu ileri sürülerek Macron ve onun gibi düşünenler tarafından Komisyon başkanlığı için uygun görülmüyor. Macron AP’de bir çoğunluk çıkmadığı için, yeni bir güç merkezi oluşması gerektiğini savunuyor. Hıristiyan Demokratlar’ın sandalye sayısının azalarak 751 milletvekilliği içinde 180’e düşmesi de Weber’in siyasi gruplar arasında herhangi bir pazarlık ve/veya ittifak yapılmadan başkan seçilmesini riskli hale getiriyor.

Sosyalist grubun liste başı adayı olan Hollanda’nın eski dışişleri bakanlarından Frans Timmermans ise AB’de de oldukça deneyimli ve halen AB Komisyonu’nun birinci başkan yardımcılığı görevini yürütüyor. Oy oranları düşmesine rağmen, yapılacak pazarlıklar sonucu Sosyalistlerin Komisyon başkanlığını kazanma şansı var.

AP’de üçüncü güç haline gelen ve sandalye sayısını en fazla artıran (+49) ve Fransa’nın başını çektiği Liberallerin adayı Danimarkalı Margrethe Vestager de başkanlık yarışında önemli bir isim. Vestager liste başı aday değil; zaten Liberaller de Komisyon başkanının liste başı adaylar arasından seçilmesini desteklemiyorlar. Başkanlık rekabetinde ipi göğüsleyebilecek adaylardan (seçim öncesi Brexit süreciyle uğraştığından adı geçemeyen) sürpriz isim Fransız Michel Barnier ise esasen Avrupa Halk Partisi’ne mensup. Brexit sürecini yürüten tecrübeli politikacı, Fransız olduğu için Macron’un da destekleyebileceği bir isim olarak, AB Komisyon başkanlığı yarışında kendi grubunun liste başı adayı olmamasına rağmen tecrübesi, bilgisi ve güvenilirliğiyle öne çıkıyor.

Yeşiller Grubu ise başkanlık için Avrupa’da artan aşırı milliyetçilik ve popülizm tehlikesine özellikle dikkat çeken konuşmalarıyla ön plana çıkan iki siyasetçiyi, Alman Ska Keller ve Hollandalı Bas Eickhout’u destekliyor. Yeşiller esasen Komisyon başkanlığını bu kez bir kadının üstlenmesini istiyor. Mevcut komisyonda halen komiserlerden sekizi kadın ve bunlardan sadece biri, altı başkan yardımcılığı görevinden birini yürütüyor.

Seçimlerde İtalyan İçişleri Bakanı Salvini’nin partisiyle Fransa’dan aşırı sağcı Le Pen’in partisi ve İngiltere’de Farage’ın yeni kurduğu “Brexit” isimli AB karşıtı parti geleneksel partileri geride bıraktı. Brüksel’den ziyade ulusal hükümetlerin çıkarlarına göre AB’nin geleceğini şekillendirmek isteyen adı geçen sağcı partiler güçlerini birleştirebilirlerse başkanlık yarışında ikinci sıraya yerleşmeleri ihtimal dâhilinde. Bahse konu ihtimalin gerçekleşmemesi durumunda bile, aşırı sağ partilerin görüşlerinin seçimde önemsiz olacağı söylenemez.

AB’nin yeni başkanlarının ve özellikle de AB’nin motoru olan Komisyon’un başkanının belirlenmesinde siyasi dengeler ve pazarlıklar kadar, AB’nin gelecekte uğraşmak zorunda kalacağı konular da büyük önem taşıyor. Seçim sürecinde de dile getirilen iklim değişikliğiyle mücadele, savunma, göç, sınır güvenliği gibi unsurlar AB’nin geleceğini meşgul edecek konular. Parlamento’da kazandıkları güçle AB’yi içerden dönüştürmek ve ulusal çıkarları ön plana daha çok çıkaracak politikalar izlemek isteyen aşırı sağcı/popülist gruplar da AB’nin varoluş değerlerini tehdit ediyor. Bu zor konuların üstesinden gelmek ve AB yolculuğunu devam ettirebilmek için, her şeyden önce AB yanlısı birinin Komisyon’un başkanlık koltuğuna oturması gerekiyor. Güçlü, tecrübeli, güvenilir ve uzlaştırıcı olma özellikleri ise adayda aranan diğer şartlar.

20-21 Haziran’da yapılacak AB Zirvesi’nde Komisyon başkanlığı için bir ismin ortaya çıkması kuvvetle muhtemel görünüyor. Çünkü Parlamento’nun yeni dönemi, siyasi grupların 1 Temmuz’a kadar oluşumlarını bildirmelerinin ardından 2 Temmuz’da başlayacak. Alman Şansölye Merkel ile Fransız Cumhurbaşkanı Macron’un diğer liderlerle ve siyasi grupların da birbirleriyle yapacakları pazarlıklar ve kuracakları dengeler AB Komisyon başkanının seçilmesinde en önemli rolü oynayacaktır.

Avrupa Halk Partileri ve Sosyalist Grup, Liberaller ve Yeşiller’le nasıl bir denge kuracak? Ya da Parlamento’da gücünü artıran aşırı sağcı/popülist ve milliyetçi partiler güçlerini birleştirip pazarlıklarda bir aktör olabilecekler mi? Bu ve benzeri soruların cevapları AB’nin gelecekte hangi yöne gideceğinin ipuçlarını verecek. Soruların cevaplarını ise görev süresinin sonuna yaklaşan Merkel’in mi, yoksa AB’de Fransız etkisini artırmaya uğraşan Macron’un mu pazarlık gücünün daha fazla olduğu belirleyecek.

Bütün bu gelişmeler Türkiye-AB ilişkilerinin de yönünü tayin edecektir. Bir yandan yeni Avrupa Parlamentosu sonbaharda Türkiye dosyasını kaldığı yerden yeniden açacak, öte yandan AB’nin yeni yöneticilerinin Türkiye’ye dair görüş ve tutumları Türkiye’nin AB hikâyesinin nasıl devam edeceğini bizlere gösterecektir. (AA)