Önyargının kaçınılmazlığı hoşgörünün mecburiyeti (I)

27 Ocak 2019 Pazar, 14:50

Toplumun kahir ekseriyetini canından bezdiren fanatizm, bazılarının düşünce ve davranış sisteminin ana çerçevesini oluşturuyor. Bu hastalıklı ruh hali, kişinin önyargılarıyla arasına asla mesafe koyamamasından ve onları daha da keskinleştirerek sokağa savaş mızraklarıyla çıkmasından kaynaklanıyor. Fanatizmin sağlıklı insan ilişkisini dinamitlemesine rağmen gündelik hayatta böyle sık karşımıza çıkmasının birçok nedeni var.

Ama en birinci neden, zihin işleyişimizde önyargıların vazgeçilmez bir yerinin olması ve bunun bilincinde olmadan yaşayıp gitmemiz. Bunu yani önyargıların hepimiz için kaçınılmaz olduğunu anlayabilirsek onunla aramıza mesafe koyabilmemiz, vazgeçemesek bile bir süre paranteze alabilmemiz biraz daha kolaylaşıyor. Ağız ve diş yapımızın mikropların birikmesine uygun bir vasat olduğunu bilmemiz nasıl ağız ve diş sağlığımız için çabamızı artırıyorsa, önyargıların zihnimizde hep bulunduğunu, her an zihnimizi etkileyebileceğini bilmemiz de onları ıslah etmemizin yollarını aramamıza neden oluyor. Deneyelim o halde…

Önyargı, hepimiz için kaçınılmazdır çünkü: Dünyayı daima kategorilere ayırır, şeyleri ve olayları sürekli kategoriler halinde değerlendirmeye tabi tutarız, bu bir. Toplumda birbirimizi benzeş veya farklı olmaya göre ayırt eden ve/veya buna zorlayan süreçler vardır, bu iki. Üçüncüsü, “biz” olabilmemiz için mutlaka bir “öteki”ne ve dördüncüsü kolektif belleğe ihtiyaç olmasıdır. Bu dört nokta, toplumsal, kolektif kimlik inşasının taşıyıcı kolonlarını oluşturur. Bir yanda benzeşmeye ve özdeşime, diğer yanda farklılaşmaya ve ayrışmaya duyulan psikolojik ihtiyaçlar, gerek bireysel gerek toplumsal kimlikler için her kapıyı açacak anahtardır. “Öteki” ihtiyacı, kimlik inşasında öyle önemli bir yerde durur, öyle bir rol üstlenir ki, onu kavrayamazsanız “önyargı” ile birlikte birçok olguya da anlam veremezsiniz. Bu olgular kimlik tiyatrosunun başrollerinde yer alan etiketleme (damgalama) ve “kalıp davranış” (stereotipi) ve “ayrımcılık” vb.’dir. Önyargılar ve stereotipiler, kimlik inşasının tuğlaları, sosyal aynalardır. Bu yüzden her kültürde etnosantrik bir çekirdek ve bazı dış gruplara karşı önyargı vardır. Bizden olanı beğenir, ona yakın durur, olmayanı ise yadırgar, biraz uzak kalmaya çalışırız. Bunları önyargı sayesinde başarırız.

Önyargıların kaçınılmazlığını anlayabilmek için, insan anlamasının niteliği ile ilgili fikirler de çok işimize yarar. Bunlardan bir tanesi son zamanlarda “tarihselcilik” tartışması (!) nedeniyle adından –çoğunlukla hatalı olarak- sıkça bahsedilen Hans Georg Gadamer’in yaklaşımıdır. Gadamer’e göre “anlama”, insanın dünyadaki temel var olma biçimlerinden birisidir; pratik ve teorik yanlarına sonradan ayrışır. Sanılanın aksine pratik, anlamadan sonra gelmez. Bir şeyi anlamak demek, ne yapılması gerektiğini bilmek demektir. Yani her anlama ile birlikte insan, kendisini ve ne yapacağını da anlamış olur. Ama bu, sanıldığı gibi kolay bir işlem değil. Zira hep bir geleneğin, dilin içine doğarız. Her türden anlama sürecinin başlangıcında içinde bulunduğumuz dil ve gelenekten kaynaklanan bir ön-bilgi, bir ön-anlama biçimi vardır. Kendimizin sandığımız düşüncelerimiz ve hatta rüyalarımız bu gelenek ve dil aracılığıyladır. Bu yüzden ondan tamamen kaçıp kurtulma şansımız yoktur. Biz balığız, gelenek deniz; şüphesiz aydınlanarak gelenekteki cahiliyeyi aşma imkânımız hep var ama tam olarak ondan kaçıp kurtulma şansımız pek bulunmuyor. Düşüncemizin gelenekle irtibatını sağlayan yanı, önyargılarımızın kaynağıdır. Önyargılarımız, kim olduğumuz üstüne bir içgörü sayesinde ancak kısa süreli olarak askıya alınabilir.

Önyargıların kaçınılmazlığını fark etmemize yarayan bir başka bakış açısı iletişim teorisinden gelir. Buna göre; a) İletişim kurmamak imkânsızdır. Her zaman bir davranış içerisinde olan insan, hiçbir şey yapmadığı zamanlarda bile bir mesaj iletir. Bu iletişim ağından bağımsız, tümüyle özgür bir insan davranışı olamaz. b) Her iletişimin kendine özgü ilişki ve içerik düzeyleri vardır. Aynı içeriksel anlamlara sahip ifadelerin, ilişki düzeyindeki anlamları, birbirlerinden tümüyle farklı olabilir. Karşımızdakine içeriksel düzeyde “ince” ve “nazik” sayılabilecek ifadelerle hakaret edebilmemiz, iletişimin bu özelliği sayesindedir. c) Mesaj alışverişi sırasında, mesajların dizilişinin kendisi de bir mesajdır. Bir mesajın iletişim dizisinin neresinde yer aldığı anlamı etkilemektedir. d) Mesajlar zihinsel ve duygusal olmak üzere ikiye ayrılır. Zihinsel mesajları doğrudan iletmek nispeten mümkündür ama duygusal mesajlar, daha çok beden diliyle, sözel olmayan yoldan iletilir ve yüksek yanlış anlaşılma riski taşırlar. e) İletişim sırasındaki ilişkiler, her zaman eşit ve açık değildir. Birçok zaman karşımızdaki kişiyle aramızda ikimizden birisinin lehine bir eşitsizlik söz konusudur… İletişim süreci içinde birbirimizi anlamamız bu faktörler nedeniyle çoğu zaman engellenir. İnsanlar arası iletişim, hatalı anlamaya ve önyargıya daima müsait bir zeminde gerçekleşir.

Artık hoşgörünün mecburiyetine geçebiliriz… (Yeni Şafak)