Kendimizi başkasının gözünden görmek

03 Şubat 2019 Pazar, 10:26

Hoşgörünün, kabahati ve suçu meşrulaştıran bir bakış değil, bizden farklı olanlarla varoluşumuzdan kaynaklanan bir uzlaşma imkânı olduğunu dile getirip duruyoruz. Sanıyorum, Sovyetler Birliği döneminde yetişmiş ve günümüz düşünce hayatı ve beşeri bilimler üzerinde etkili olmuş yegâne düşünür olan Mikhail Bakhtin’in görüşlerini anlatırsak bu tezimiz iyice pekişecek. Önce ele alacağımız düşünürün kim olduğu üzerinde kısaca duralım.

Mikhail Mikhailovich Bakhtin (1895-1975), bir Rus edebiyat teorisyeni ve dil felsefecisi. St. Petersburg’ta eğitimini tamamladıktan sonra şimdi Beyaz Rusya sınırları içinde bulunan, o dönemler Batı Rusya’nın kültür merkezi olan Vitebesk’e yerleşiyor, düşüncelerini daha ziyade burada geliştiriyor. Yazıyor da ama Stalin döneminin baskıcı ortamı nedeniyle kendi adından ziyade farklı mahlaslarla. İlk eserlerini Freud ve edebiyat incelemeleri üzerine veriyor, Marksizm’e eleştirel bakışı dikkat çekiyor. 1929’da tutuklanarak Kazakistan’a sürgün ediliyor. 1945’te yeniden eğiticiliğe dönüyor.

Bakhtin özellikle Dostoyevski’nin eserleri üzerine yazıyor; yazar, eser, okuyucu, dönemin siyasi ve toplumsal dinamiklerinin hep birlikte etkilediği anlama ve bağlam arasındaki karşılıklı ilişki üzerine odaklanıyordu. Bu bakış açısı sonraki çalışmalarında dialojizm ve çok-dillilik olarak bilinen teorisi olarak kendini gösterdi. Ona göre dil ve kültür, sürekli değişim içinde ve etkileşime açık olan süreçlerdi. Gençlik yıllarında çok üzerinde durduğu insanın aynada nasıl göründüğüyle ilgili hayli enteresan fikri, teorisinde her zaman etkisini sürdürdü. İnsanın başkalarının kendisini nasıl gördüğünü anlamak için aynaya bakmasını, saçma ve işe yaramaz bir çaba diye düşünüyordu. Zira aynada gördüğümüz sadece bize ait bir imge olup başkalarının da bizi aynı şekilde gördüğünü sanmak tamamen hatalıydı. Başkaları bizi tamamen kendi geçmişleri, müktesebatları ile bizim kendimizi gördüğümüzden tamamen farklı görüyorlardı. Bu durumda bir kimsenin dış görünümünü bile başkalarının gördüğü şekilde bir bütün olarak görmesine imkân bulunmuyordu. Bir aynanın ya da fotoğrafın ona bu konuda yardımcı olması söz konusu olamazdı.

Hakiki dış görünümümüz yalnızca başkaları tarafından görülüp anlaşılabilir. Şu halde “kendini tanımlamak için gözlerini ötekine çevirmek, yabancı olanı anlamak için kendi konumuna sıkı sıkıya bağlı kalmak” dışında bir şansımız bulunmuyor. İnsanın kendisi hakkında fikirleri de dâhil olmak üzere tüm anlam dünyası özneler arası çok karışık bir sürecin sonucudur ve değişkendir. Bakhtin’in felsefeden dilbilime, edebiyattan teolojiye, sosyolojiden psikanalize dek uzanan çalışmalarını esasen bu bakış belirliyordu.

Türkçe’de makalelerinden Sibel Irzık’ın derlediği “Karnavaldan Romana / Edebiyat Teorisinden Dil Felsefesine Seçme Yazılar” (Çev.C. Soydemir, Ayrıntı) adlı bir kitabı bulunan Bakhtin’in bu görüşleri Batı’da hayli yankı uyandırdı, değişik çevreler tarafından sahiplenilmeye çalışıldı. Biz işimize bakalım, onun “diyalojizm” diye bilinen, asıl olarak kültürel tekelciliğe karşı kültürel çeşitliliği, farklılığı ve bunlar arasında gerçek bir iletişim imkânı bulunduğunu savunan fikirlerinden öğrenmeye çalışalım.

Bakhtin’in farklı görüş açılarının gerekliliği üzerine ısrar etmesinin nedeni, yalnızca tekbiçimciliğe ve baskıcılığa karşı çıkmak değil. Ayna misalinde de görüldüğü gibi o, aynı zamanda gerçek insan doğasının da böyle gerektirdiği kanaatinde. Oldukça basit: İki farklı beden, aynı yerde ve aynı zamanda bulunamayacaklarından birbirinin aynısı iki görüş açısı olamaz. Verili bir anda, bana yakınlığı ve konumu ne olursa olsun, düşündüğüm bir kimseyi onun kendisini hiçbir biçimde göremeyeceği bir noktadan görürüm. İnsan, daima bedeninin bir kısmını ve arkasında kalan dünyayı göremez. Oysa onun asla göremediği dünya kısımları, etkileşimde bulunduğu kimseye açıktır. (Kim bilir belki de dilimizdeki “arkadaş” sözcüğünün kökenleri bu gerçeğe dayanmaktadır.) İnsanlar birbirlerine bakarlarken aslında göz bebeklerinde iki farklı dünya yansır. Bakhtin’e göre, insanların aynı zamanda aynı olayı yaşamış olsalar bile olayları değişik algılamalarının temelinde bu farklılık bulunur.

Bu oldukça basit tezden yola çıkarak Bakhtin, başka birisiyle anlamlı bir ilişki kurabilmek için iki insanın yaşamlarının iç içe geçmesinin gerektiğini öne sürüyor. Bunun için de insanın kendiliğinden bir tarzda kendisini bir başka insanın yerine koyarak onunla empati yapması, o sırada kendi bakış açısını askıya alması gerekiyor. Kendi bilincimin aynasında çarpıtılmaya uğramaksızın yüzümdeki kederi ve sevinci gerçek haliyle görebilecek olan da yalnızca etkileşimde bulunduğum insandır. Yüzümde dışarıdan görülen ama benim göremediğim bu keder ve sevinç gerçeği, benim iç dünyamın gerçeği değil de nedir? Kendimi, kendi gözlerimle olduğu kadar başkalarının gözleriyle de görebilmeyi becerebildiğim ölçüde, kendimin daha tam algısına ulaşma şansım artacaktır. Bu yüzden tasavvufta “göz kendisini göremez” denilir. (Yeni Şafak)