Dostum, dostum, dostum

17 Şubat 2019 Pazar, 11:57

Doğrudur inanç, tekeden süt çıkartır ama aklınızı kullanır, hangi değişimin ne gibi sonuçlar doğuracağına kafa yorarsanız. Yoksa var olan teke de elden çıkar gider haberiniz dahi olmaz. Başınızı duvarlara vursanız da çare yoktur, iş işten geçmiştir. Mesela modernleşeceğiz diye bunca gayret gösterir, insanımızı büyük şehirlere doldurur ama neler olacağını hesap edip ona göre önlem almazsanız, önce siz, sonra evlatlarınız öyle bir değişirsiniz ki, “muhafazakârlık” adına koymaya çalıştığınız onca direnç hiçbir işe yaramaz, mücadele ettiklerinizle her bakımdan aynı olur çıkarsınız, ruhunuz dahi duymaz. Mesela son yirmi yılda insan ilişkilerinde, toplumsal cinsiyet planında olup biten değişiklikleri, erkeklik algısının tamamen farklılaştığını, eski arkadaşlık ve dostluk anlayışından eser dahi kalmadığını görmez, görmek istemezsiniz. Görenler yazmaya çalışırlar ama ne çare kendileri yazar, kendileri okurlar, onları dinleyen olmaz.

Modernlik tüm geleneksel kavramlar ve bağlar gibi yakın arkadaşlıkları da tarumar etti. Her şey gibi ilişkileri de araçsal akla bağladı. Haz ve çıkarın her şey olduğu dünyada, erdemlerde benzerliğe dayalı, karşılıksız, hakiki dostluğa pek yer kalmadı. Modern zamanlarda arkadaş sayısında ve derinliğinde bir azalma olduğunu, eski dostlukların yerinde yeller estiğini araştırmalar gösteriyor. Haydi, tamam, modern batıda böyle ama bize ne oluyor? Dostluğu, erdemli olmayı her şeyin üstünde tutan geleneksel yaşam tarzımızın mirası nereye gitti? Hırs, çıkar, mevki-makam, istikbal hesapları uğruna birbirinin kuyusunu kazan; ondan bir adım önde olabilmek için, birlikte yol yürüdüğü, “arkadaşım”, “dostum” dediği kimseye her türlü kötülüğü yapabilecek tıynetteki insan tipi ne vakit bu kadar çoğaldı? Arkadaşlığa, dostluğa geleneksel bakışımızı, buna rağmen bu alanda hayatlarımızda olup biten olumsuzlukları bu köşede hep yazdık, bir kez daha yazalım.

“Her şey gönülde cereyan ediyor. İnsanları cima değil gönül döllüyor. Gönül çocukları onun için ayrı oluyor. Tasavvufta, yol evlâdı olmak, bel evlâdı olmaktan onun için mukaddemdir… Peygamber-i Ekber, ‘Önce selâm, sonra kelam’ buyuruyorlar, ‘Önce refîk, sonra tarîk’ buyuruyorlar”... Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu üstadımıza bu cümleleri söyleten muhteşem bir dini kültürümüz var. Sağdıçlık, kirvelik, musahiplik, ahretlik gibi bizi birbirimize zimmetleyen geleneksel kurumların bulunduğu; sevginin, bağlılığın, güveninin insan ilişkisi için temel olduğu, insanların kendilerini başkasına emanet etmeyi daha çocukken öğrendiği bir yaşam kültüründen geliyoruz.

Farsça “dost” sözü dilimize geçip bizim haline gelmeden önce, “arkadaş” demişiz yakınlarımıza, Sırtını, gözünün göremediği, düşmanın yanaşacağı arkanı yaslayacağın manasında… “Arkadaş” dediğimiz kişiyi, aynı karnı paylaştığımız kardeşten (karındaş) bile yeğ tutmuşuz. Aynı yolu yürüdüğümüzde arkadaşlık makamı daha da kıymetlenmiş, yoldaşlığa yükselmiş. Yoldaşlığı yücelten yoldur lakin yoldaş olmadan yol, manasını tam bulamaz. Bu nedenle olsa gerek, yol evladı olmanın bel evladı olmaktan evla olduğu anlayışını çarçabuk benimsemişiz. Zaman içinde arkadaşlar arasında farklılıklar olduğunu gördükçe, gündelik dilde kelimeler arasında kendiliğinden bir hiyerarşi oluşmuş, “dost” kelimesi, bize kardeşimizden bile daha yakın olanlar için kullanılmaya başlanmış, “arkadaş” bir adım geriden gelmiş.

“Dost” ve “arkadaş” arasında pek ayrım yapılmayan batı kültüründen yazan Wilhelm Schmid “Arkadaşlıkta Saadete Dair” kitabında (İletişim Yayınları) Aristo’nun 2500 yıl önce yaptığı arkadaşlık türleri ayrımının bugün de hala geçerli olduğunu söylüyor. Arkadaşlığın bir türü, beraber eğlenmeye odaklanır, diğer türünde ise çıkar ve fayda esastır. Hakiki arkadaşlık ise bu ikisinden de çok farklı; tüm hesaplardan uzak, ruhların birbirine gerçekten dokunabilmesini amaçlıyor, benzer erdemlere sahip olmaya dayanıyor ve birçok saadete vesile oluyor. Bütün bunlar doğru ve bugün için de geçerli.

Schmid, ayrıca yakın arkadaşlığın aşka benzerliğini vurguluyor ve bu ikisini kıyaslıyor. İkisinde de çok güçlü bağlar var, ikisinde de duygusal yönlenmemiz belirleyici, akli tercihlerin kıymeti harbiyesi pek yok. Ama çoğu zaman arkadaşlık, aşka ağır basıyor. Katılıyorum. Bana öyle geliyor ki, dostluk da aşk gibi insan varoluşunun daha çocukluk da kökleşmiş temel koreografisinde sağlam bir yere sahip. Sanki rekabeti de öğrenmek zorunda kaldığımız aile ortamında kardeşlik hisleri kana kana yaşanamadığı için kalbimizde “ideal kardeşlik” için bir yer açılıyor ve hayatımızın içinde ruhları ruhumuza değen, ortak erdemler de buluştuğumuz az sayıdaki insanı o makama yerleştiriveriyoruz. Yeniden, üstelik bu kez idealleştirerek kardeşleşiyor, dost oluyoruz. Yani bünyemiz, varoluşumuz dostluğa müsait... Bunlar, güzel sözler ama biz tekrar gerçeklere gelelim. Çok şükür, toplumumuzun bağrında sessiz sedasız hala dostluklar, güzel arkadaşlıklar sürüyor. Ama gidişatımız, gidişat değil. Onu da bilelim ve başımızı iki elimizin arasına alıp düşünelim. (Yeni Şafak)