Dünyada İslam karşıtlığı artacak mı?

24 Mart 2019 Pazar, 16:17

Sosyolog Stjepan G. Mestrovic’in son 30 yıldır Batı toplumunun haleti ruhiyesini tanımlamak için “duyguötesi toplum” kavramını kullanıyor ve şunları söylüyor: “Batılıların zalimlikleri televizyondan izlemekle yetinip ‘zarif’ bir üslupla açıklama yapmaları duyguöteci sistem nedeniyledir. Herkesten ‘zarafet’ beklenen ve konuşma ve davranışın politik doğruculuk tarafından kodlandığı duyguöteci toplumda, bütün katarsis yolları fiilen tıkalıdır.”

Mestroviç’e göre batıdaki duyguötesi toplum giderek dejenere olmakta, insanlar, dışavurul(a)mamış travmalar yüzünden ‘yürüyen saatli bombalar’a dönüşmektedir. Medya nedeniyle yapaylık/sahtecilik artmış, kutsal çökmüş, kolektif bilinç kaybolmuştur. Ölüm aklileştirilmekte, bu yüzden matem süreci asla tamamlanamamaktadır.

Mestroviç’in bu umutsuz ve karamsar görüşleri, benim 2016’da, “İslamofobi bir süre sonra (yıllar içinde) hız kesecek ve batılı kamuoyu bu saçmalığı fark ederek demokratik tepki vermeye yönelecektir” şeklindeki görüşlerimle açıkça çelişki halinde. Geçen yazımda bahsettiğim İslamofobiye karşı mücadeleye çok emek vermiş, Belçika merkezli Irkçılığa Karşı Avrupa Ağı (ENAR) Direktörü Michael Privot’ın da İslamofobinin giderek artacağı, Batı’da durumun daha da kötüye gideceği şeklindeki fikirleri de benim görüşlerime tamamen zıt.

Meşum Yeni Zelanda Cuma katliamı olduğunda psikolojimle birlikte benim 2016’daki nispeten iyimser düşüncelerim de sarsıldı. Dünyayı daha da kötü günlerin beklediğini savunan Mestroviç ve Privot gibi umutsuzları haklı görmeye başladım. Sayılarının hızla azaldığını fark etmekle birlikte, her zaman gönlümde kendilerine bir yer açtığım Batılı demokratlar, bir kısım liberaller, vicdan ve sağduyu sahibi kimseler, bu gidişi tersine çevirmeyi başaramazlar mı acaba diye tereddüt ettim. Elbette hala eski görüşlerimi tam terk etmiş değilim, onların haklı çıkmasını istiyorum, bunu insanlık adına arzu ediyorum ama yanılma payımın giderek arttığını da kabul ediyorum. Başta Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’in yeni beyaz faşist teröre karşı fevkalade samimi ve Müslümanları sahiplenici tutumları, Meclis’te taziye için okunan Kur’an-ı Kerim’i ayakta dinleyen Yeni Zelanda Meclis üyeleri ve “eggboy” diye anılan kahraman delikanlı olmak üzere, dünyanın her yerinde, insanlığın geleceği için umudumuzu güçlendiren insanlar olduğunu biliyorum. Onların varlığı ruhumuzu bir nebze ferahlatıyor. Ama birçok işaret, Batı’da ve dünyada işlerin daha da Müslümanlar aleyhine ilerleyeceği yönünde…“Dünya üzerinde en etkili medya insanları, ‘cihadist kanser’den tüm Müslümanları sorumlu tutuyorlar. Utoya’dan Christchurch’e tüm İslamofobik kitle cinayetlerini meşrulaştıran şey, işte budur!”… Cuma katliamından hemen sonra sosyal medyada Guardian yazarı Owen Jones bu açıklamayı yapıyor. Haklı; Rupert Murdock, 10 Ocak 2015’te yazdığı tweette aynen böyle diyordu. “Cihat” kavramının hakiki anlamından uzak ve bağlamından kopuk biçimde uluorta kullanılması, son yılların en göze çarpan hususlarından. İslami bir kavramı öcüymüş gibi göstererek tüm Müslümanları itibardan düşürmeye çalışan caniler örgütü Daeş ve daha da önemlisi “İslami terör” diyerek bu doğrultuda yayın yapan, tüm Müslümanları Daeş’in günahlarına ortakmış gibi sunan dünya medyası yüzünden bu böyle… Meydanı boş ve kendileri için uygun bulan aşırı sağ, ırkçı siyasetçilere de yanan ateşi harlandırmak, berbat tezlerine şiddet ve terörün Kur’an’dan kaynaklandığı saçmalıklarını ilave etmek kalıyor. Daeş’in teorisiyle de pratiğiyle de alakaları bulunmayan milyonlarca günahsız Müslüman’ı terörün hedefine koyan bu basiret yoksunluğunun köklü bir nedeni olmalı.

Durduk yerde İslamofobinin İslam düşmanlığına dönüştüğünü, ekofaşizm denilen zihin yapısını, Breivik ve Tarrant gibi teröristleri ortaya çıkardığını düşünmek, buna inanmak artık safdillik olur. Ortada İslam karşıtlığı üzerine bir planın olduğu sanki her geçen gün daha bariz hale geliyor… Önceki analizlerimdeki İslamofobi’nin ve İslam karşıtlığının yıllar içinde yatışacağı şeklindeki tespitimi, daha ziyade Batı’daki sağduyuya, insan hakları ve demokrasi söylemlerinin mirasına ve dünyanın tekrar iki kutupluluğa yönelmesine bağlıyordum. Dikkatli baktığımda farkettim ki, geleneklere, aileye ve devlete karşı çıkan, bu nedenle kaos isteyen, bazı analistlerin “küreselciler” diye tasnif ettiği güç bu analizde yer almıyor. Onları analizimize yerleştirdiğimizde, öteki tüm faktörleri etkileyen, medyayı, Batılı siyasetçileri ve toplumu basiretten uzaklaştıran saikle ilgili olabilirler diye düşünmemek mümkün değil. Müslümanları günah keçisi haline getirip diğer tüm inançları ve inançsızları üzerlerine salarak hem dengeleri alt-üst etmeyi hem modernlikle bir türlü başları hoş olmamış bu kitleyi devre-dışına almayı amaçlayan sinsi bir plan var sanki… Eğer böyle ise dünya, Müslümanlar için her geçen gün daha zor hale gelecektir.

Lakin hep umutlu olalım, asla enseyi karartmayalım. (Yeni Şafak)