İmamlar ve Sultanlar Arasındaki Fark

26 Şubat 2019 Salı, 10:11

Harun Reşit Hicrî 193 senesinde ölünce oğlu el-Emin iktidarı ele geçiriyor ve kardeşi Me’mun tarafından öldürülene kadar, yani Hicrî 198 senesine kadar iktidarda kalıyor. Bu süre zarfında el-Emin özelde İmâm’a (a.s) genelde Ehl-i Beyt ve yârenlerine karşı sindirme, terör ve baskı hareketlerinde bulunmadığı tarihî kaynaklarda geçmektedir. Belki de, el-Emin’in içerisinde bulunduğu koşullar ona bu fırsatı vermemiş olabilir. Zira o tahta çıktığında kendisini meşgûl edecek büyük ve tehlikeli bir düşman olarak karşısında kardeşi Me’mun vardı. Bu dönemde Abbasî devleti âdeta fiilen ikiye bölünmüştü. İki ayrı tarafın da bağlıları ve destekçileri büyük bir yekûn tutuyordu. Her birinin askerî gücü menfî propagandalar sonucu birbirlerine husumet besliyorlardı. 
Bu ara, ayrı bir kol olarak Hımıs halkı el-Emin nezdindeki Abbasî devletine silahlı olarak başkaldırıyor. Ancak el-Emin’in ordusu bu isyan hareketini çok şiddetli bir şekilde bastırmaya muvaffak oluyor. Bu kalkışmada binlerce insan acımasız bir şekilde el-Emin’in ordusu tarafından katliamdan geçirilmiş ve Hımıs şehri talan edilmişti. Tarihî kaynaklara göre Hımıs halkının Abbasî saltanatına karşı isyanı el-Emin’in iktidarından bir yıl sonra patlak vermiş. Kanlı bir şekilde bastırılan bu olaydan sonra kendisini çok daha güçlü hisseden el-Emin muzaffer bir eda içerisinde oğlu Musa’yı veliâht ilân ediyor. Akabinde kardeşi Me’mun’a haber yollayıp oğlunun veliâhtlığını tanımasını emrediyor. Ancak Me’mun bu emr-i vakiyi şiddetle reddediyor. 
Me’mun’un red cevabını hazmedemeyen el-Emin hiddet ve kin duyguları içerisinde büyük bir muharrib güç hazırlayıp Horasan’a doğru yola çıkarıyor.. Müslüman ahaliden topladıkları askerlerle oluşturulan iki ordu Horasan’da karşı karşıya geliyor. İki kardeşin ihtirasları ve taht sevdası yüzünden büyük bir savaş patlak veriyor ve korkunç bir katliâm yaşanıyor. Sonuçta her iki taraf da büyük zayiat vermiş fakat kaybeden el-Emin ve taraftarları olmuştu. Horasan’dan geri püskürtülen el-Emin’in ordusu Bağdat’a kadar takib edilmiş ve Bağdat bir yıl kuşatma altında tutulmuştu.  

611/860
Bu kuşatma esnasında da büyük çarpışmalar yaşanmış ve çok kanlar akmıştı. Sonunda Me’mun’un ordusu Bağdat’ı ele geçiriyor ve el-Emin taraftarları çok korunç bir şekilde katliamdan geçiriliyor. Bu ara gizlendiği yerde yakalanan el-Emin, Me’mun’un ordu komutanı Tahir b. Hüseyin tarafından öldürülüyor ve sonuç olarak  Abbasî hanedanlığı tamamıyla Me’mun’un eline geçmiş oluyor... Hicrî 193’te, yani el-Emin’in iktidara gelmesiyle başlayan  ve on binlerce insanın ölümüne sebep olan bu korkunç savaş beş yıl sürmüştü. (el-Kâmil Fi’t-Tarih, 6 / 222-282) 
Söz konusu ettiğimiz bu olaylar İmâm Rıza’nın (a.s) sıkı bir takibe alınmasına imkân vermiyordu. Bir tarafta iki kardeş arasında süren taht kavgası, diğer yanda İmâm’ın (a.s) faaliyetleri. İmâm (a.s) her şeyden önce sâlih bir toplum oluşturmak için tevhidî değerleri önceleyerek halkı irşad etmeye çalışıyordu. Öte yandan fıkhî ve adlî sorunların hâlli için zaten Medine’de yegâne merci kendisiydi. Daha önce de belirttiğimiz gibi Ehl-i Beyt yârenlerinin zekât ve humus gelirlerini İmâm’a (a.s) aktarması ve İmâm’ın (a.s) da bunları fakir ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırması ayrı bir sosyal dayanışmayı ortaya koyuyordu.   


İmâmlar ve sultanlar arasındaki farkı ortaya koymak için asıl bu satırlarda vurgulamak istediğimiz husus şudur: Saltanat sahiplerinin iktidarlarını koruma ve pekiştirme uğruna neler yaptıklarını, İslâm ümmetine nasıl zulümler ettiklerini, Müslümanları zapt-u rapt altına almak için nice kanlar döküp cinayetler işlediklerini tarihî metinlerde gördük ve tanık olduk. Şimdi bir de buna ek olarak taht sevdası uğruna iki kardeşin  birbirlerini nasıl boğazladıklarına şahit olmaktayız.  
İki kardeş olan El-Emin ile Me’mun’un ibretamiz hayat hikâyesi, nicelerine ibret değil “emsal” oldu. Müslümanların başına tebelleş olan nice saltanat sahiplerinin hayat hikâyesine baktığımızda pek çok kardeşler arası vuku bulan taht kavgalarına tanık olmaktayız. Burada işin en acı yönü ise birbirlerini acımasızca kılıçtan geçiren, birbirlerini telef eden her iki ordunun Müslüman ahaliden topladıkları askerlerden müteşekkil olması.  

612/860
Bu işi organize edenlerin veya en büyük katkıyı sağlayanların başında ne yazık ki din adamlarını (!) görmekteyiz. Bunlar hutbe ve vaazlarında karşı tarafı “İslâm ümmetinin birliğine kast etmiş fitneci güruh ve ayrılıkçılar” olarak itham edip halkı cihada davet ediyorlardı. Aynı itham ve suçlamayı ise karşı cenahta saf tutmuş din tacirlerinde de görmekteyiz. Bunlar da aynı söylem ve jargonları kullanarak ahaliyi fitnecilerle savaşmaya çağırıyorlardı. 
“Zarar vermek, küfrü pekiştirmek (saltanat sistemini tahkim etmek), kin ve düşmanlık tohumları ekerek mü’minlerin arasını ayırmak (mü’minleri birbirine kırdırmak) ve daha önce Allah’a ve Resûlüne karşı savaşanın yolundan gitmek için mescid edinenler ve: ‘Biz iyilikten başka bir şey istemedik diye yemin edenler varya Allah onların mutlaka yalancı olduklarına şahitlik etmektedir.” (Tevbe:107) 
“Ve onlar (halkı kandırmak için) büyük hilelere baş vurdular.” (Nuh:22)  
“Böylece onlar, çoğu kimseyi şaşırtıp-saptırdılar..” (Nuh:24) 
 Her iki taraftaki bu din bezirgânlarının, Kûr’ân’dan âyetlerle bezedikleri hamasî konuşmalarıyla halkı galeyana getirmeleri olmasa, belki de saltanat sahipleri böylesi bir destek bulamayacak ve oluk oluk kardeş kanı dökülmeyecekti... Düşünebiliyor musunuz? Katliâma vesile olmak, katliâma teşvikte bulunmak ne büyük bir vebâl! İnsanları teşvik ettikleri, insanları çağırdıkları şeye bakın! Kardeş katline fetva veren bu çağrılarıyla aslında insanları cehenneme davet etmektedirler. 
“Onları ateşe çağıran imâmlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.” (Kasas:41) 
“O gün her insan topluluğunu imâmlarıyla çağıracağız.” İsrâ:71) 
Emin ve Me’mun örneğinde olduğu gibi sonraki zaman sürecinde ve sonraki asırlarda da kardeşler arasında vuku bulan taht kavgalarında binlerce, on binlerce genç telef oluyor. Müslüman ahaliden topladıkları

613/860
çocuklarla ordular hazırlanıyor, muharrib güçler oluşturuluyor. Ve ümmetin çocukları olan bu genç insanlar birbirlerine kırdırılıyor. Böyle mi olmalıydı? Bir kısım insanlar kardeş kanı akıtılmasın diye çocuklarını askere göndermek istemezken, bir kısmı da “kraldan çok kralcı” kesilip, “Anan seni bugün için doğurdu, git yiğidim fitneci ve bölücülere gereken cezayı ver, gazan mübarak olsun!” diyordu.  
“Firavun böylece halkını ahmaklaştırdı ve onlar da sonunda boyun eğdiler. Çünkü onlar aldatılmış, ayartılmış fasık bir topluluktu.” (Zuhruf:54)  
Öte yandan çağın imâmına bakıyoruz! Bütün kuşatılmışlığına ve tecrit edilmişliğine rağmen tevhidî hakikatleri insanlara ulaştırmaya çalışıyor. İnsanları İslâm’ın hayat bahşeden ilkelerine, İslâm’ın hayatı ve barışı teminat altına alan kurallarına davet ediyor.. Vaaz ve nasihatlerinde İslâm kardeşliğini ve sevgiyi pekiştirmeye çalışıyordu. 
“Ey Müslümanlar! Hani bir zamanlar birbirinize düşmandınız. Allah kalplerinizi uzlaştırdı da kardeşler oldunuz. Allah sizleri kardeş ilân etti. Kardeşlik hukukunuza riâyet ediniz. Birbirinize surat ekşitmeyiniz, birbirinize kızgın dahi bakmayınız. Konuşurken sesinizi yükseltmeyiniz. Bir birinizi seviniz. Birbirinize tebessüm etmeniz sadakadır. İmân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir. İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız siz de onlara öyle davranın. Emr-i maruf ve nehyi münker ile çevrenize sahip çıkın, diğer canlıların da hukukunu koruyun, ahlâklı ve vicdan sahibi insanlar olun. Hoşgörülü ve affedici olun. Merhametli olun.”   
   Kısacası İmâm (a.s) insanları faziletli, nezaketli, merhametli, ahlâklı, vicdan sahibi, sosyal dayanışmacı, çevresine ve diğer canlılara karşı duyarlı, barış sever ve salih insan olmaya davet ediyordu. İmâm (a.s), insanlara birbirlerinin hak ve hukukuna riayet etmelerini, birbirlerini sevmelerini, kardeşlik ve komşuluk ilişkilerini zedeleyecek tutumlardan

614/860
uzak durmalarını, yoksulları ve mağdurları gözetmelerini, yetimlere sahip çıkmalarını tavsiye emekteydi. 
Öte yandan Müslümanların yönetimini ele geçiren saltanat sahipleri ise insanları kendi tahtları uğruna kardeş kanı dökmeye ve hunharca cinayetler işleyip katliâm yapmaya davet etmekteydiler. Buna mukabil İmâm (a.s), İnsanlara uyarı ve ikaz nitelikli Allah’ın âyetlerini ve Resulûllah’ın (s.a.a) hadislerini hatırlatıyordu: :  
“Fe eyne tezhebûn?” (Nereye gidiyorsunuz?) (Tekvir:26)  
“Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım da göremezsiniz.” (Hûd:113) 
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size gelene küfretmişlerdir...” (Mümtehine:1) 
“Ey iman edenler! Eğer küfre sapanlara itaat ederseniz, sizi topuklarınız üzerinde gerisin geri çevirirler, böylece büyük hüsrana uğrayanlara dönersiniz.” Âl-i İmrân:149)    
“Ey insanlar! Benden sonra topuklarınız üzerinde gerisin geri cahilîyeye dönmeyin! Ve sakın benden sonra cahiliye dönemindeki gibi birbirinizin boynunu vurmayın!”   
“Ey insanlar! Size iki ağır emanet bırakıyorum! Bunların ilki Allah’ın kitabı Kûr’ân-ı Kerim, diğeri ise Kûr’ân ile benim sünnetimin muhafızı ve müfessiri olan Ehl-i Beyt’im’dir. Bunlara sarılırsanız dalâlete düşmezsiniz. Bunlar, cennetteki kevser havzımın başına gelene kadar birbirlerinden ayrılmazlar.” 
“Ey insanlar! Şunu iyi bilin ki, benim Ehl-i Beyt’im Nuh’un gemisi gibidir. Ona sığınan kurtuluşa erer, yüz çeviren ise helâk olur.” 

615/860
“ Sen yanındakilerle beraber gemiye sığındığında: ‘Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun’ de.” (Mu’minun:28) 
Ama ne yazıktır ki ve ne gariptir ki, niceleri bu nasihatleri kaale almadı, niceleri bu nasihatleri kulak ardı etti.  
 “Kendilerine öğüt verildiğinde, öğüt almadılar.” (Saffat:13) 
“Kim kendisine ‘dosdoğru yol’ apaçık belli olduktan sonra, peygambere muhalefet ederse ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakrız ve cehenneme atarız. Ne kötü bir yataktır o..” (Nisâ:115)  
Oysa ümmet genelinde vahyin indiği evin temsilcileri dinlenseydi, mutahhar imâmların nasihatleri kaale alınsaydı o gün zalimlere itaat edip sınıfta kalanlar kaybedenlerden olmayacaktı. Keşke ikaz ve nasihatlere  kulak verseydiler... “Keşke benim kavmim de bilseydi.” (Yâsin:26) Eğer zalimlere değil de imâmlara itaat etselerdi, onları rehber edinselerdi hiç kuşkusuz şu âyetin muhatabı olacaklardı: 
“Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar temiz akıl sahiplerinin ta kendileridir.” (Zümer:18) 
Ne yazık ki akıllarını kullanamadılar ve zalimlerin ardısıra gittiler... Allah Resûlü (s.a.a) ve mutahhar imâmlar yoksa onlardan bir ücret mi istemişti? Rabbimiz şöyle buyuruyor:  
“Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet bulmuş kimselerdir.” (Yâsin:21) 
“De ki: ‘Ben bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum, ancak sizden Ehl-i Beyt’ime meveddet  göstermenizi istiyorum...” (Şûrâ:23)  
Bu kadar zor muydu, Ehl-i Beyt’e meveddet göstermek, ihtiramda bulunmak; Ehl-i Beyt’i sevmek ve velâyetlerini kabullenip onları rehber

616/860
edinmek, bu kadar zor muydu?.. Bir zamanlar, “Anamız babamız sana feda olsun ya Resûlullah!” diyenlerin çocuklarında ve torunlarında ne yazık ki, bu nasihatler gereği gibi yankı bulmadı... Korku ve dünyevî beklentiler yüreklerini istilâ etmiş ve vicdanlarını bastırmıştı... Nûr imâmlarının çağrısına kulak tıkayıp, nar imâmlarının peşisıra gittiler...  
Kısacası siyasî hakimiyeti ele geçirenler zulüm ve despotik baskılarla Müslüman ahaliye vaziyet etmede ve yönlendirmede baskın çıktılar... Müslümanları tahakkümleri altına alan saltanat sahipleri ümmetin çocuklarını-gençlerini kendilerine asker yaptılar. Ve ha bire kan döktüler. Bununla da yetinmeyip kardeşi kardeşe kırdırdılar.  
Hani dünyanın bir ucunda bir mü’minin ayağına diken batsa, dünyanın öbür ucundaki mü’min bundan muzdarib olacaktı?! Bırakalım dikeni, saltanat sahiplerinin ihtirsaları uğruna birbirlerine kılıçla, mızrakla, okla saldırdılar, birbirlerini boğazladılar, birbirlerini hunharca katlettiler. Acımasızca ve dinî bir vecibe niyetiyle nice canlara kıydılar, nice anaların yüreklerini dağladılar, nice çocukları yetim, nice kadınları dul bıraktılar ve nice ocakları söndürdüler. 
Akıllarını ve düşünme yetilerini zalimlerin ipoteğine veren pespaye güruh nasıl da acıma duygularını yitirmiş, nasıl da merhametsizleşmiş, nasıl da kan dökmeye teşne hale gelmiş?! Hadi cahilîye dönemi Arap Yarımadası böyleydi. Ama rahmet Peygamberi (s.a.a) onları Allah Teâlâ’nın âyetleriyle arındırıp birbirlerine kardeş kılmıştı. Ne oldu da bir çokları topukları üzere gerisin geri döndü? Ve cahilîye dönemindeki gibi birbirlerini boğazlar oldular! Sevgi ve merhamet duygularını yitirip zalim yöneticiler adına vahşileştiler ve insanlıkdışı cinayetler işlediler!  
“Küfre sapanların velileri tağutlardır; onları aydınlığın içinden çıkarıp, karanlığın içine sokarlar. İmân edenlerin velisi ise Allah’tır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (Bakara:257)   
Hiç kuşkusuz, eğer siyasî rehberlik işi Ehl-i Beyt imâmların uhdesinde olsaydı İslâm coğrafyasının çehresi bambaşka bir renge

617/860
bürünürdü.. Yine hiç kuşkusuz, Kûr’ân’da öngörülen ve tahakkuk ettirilmesi emredilen medeniyet projesi en mükemmel şekliyle hayata hakim olurdu... Allah Teâlâ’nın evrensel yasalarıyla hukukî ve adlî sorunlar halledilir, adil gelir dağılımı ile sosyal adâlet teminat altına alınırdı... Sevgi, merhamet, kardeşlik, dayanışma ve uhuvvet kalplerde kök salardı... Gelişim, inkişaf, bayındırlık, kalkınma ve ümrandan sadece Müslümanlar değil diğer bölge halkları da nasibini alırdı... İnsanlar barış, güvenlik ve huzur içerisinde bir hayat yaşardı... Aziz imâmlarımızın insanları çağırdığı ilâhî değerler ve yüce erdemler toplumsal hayata hakim olurdu...Topraklar değil gönüller feth edilirdi. “Muellefe-i kulûb” (kalpleri İslâm’a ısındırılmak üzere olan) gayr-i müslimlere verilecek  zekât bile gönülleri cezbetmeye yeterdi ve onlarla da iyi ilişkiler geliştirilirdi... (Mümtehine:8)  
Eğer ümmetin yönetim işi Ehl-i Beyt imâmlarının elinde olsaydı Müslümanlar diğer halklar nezdinde “usvetu’n hasene” ve “numune-i timsâl” olmakla hayranlık duyulan ve taklit edilen insanlar olurlardı... Eğer siyasî güç ve maddî imkânlar imâmların elinde olsaydı, bunlar insanlık adına kullanılır ve insanlığa hizmet olarak sunulurdu... Neticede insanlar huzur ve güvenlik içerisinde mutlu bir hayat yaşardı. Ve tarihî süreç içerisinde bu hep böyle devam etseydi günümüz dünyası da bambaşka olurdu... Dünyada ne mazlum halkların yeraltı-yerüstü kaynaklarını talan eden sömürgeci güçler olurdu, ne de kan içici emperyalistlerin taşeronluğunu yapan yerel işbirlikçiler olurdu. 
“Eğer Allah’ın hükümlerini ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından sayısız nimetlere kavuşurlardı..” (Mâide:66) 
“Ne var ki onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler.” (Nâhl:112) 
 Ve ne yazık ki bugün adetâ tarih tekerrür ediyor. Allah Teâlâ’nın şiddetle men etmesine rağmen İslâm coğrafyasının pek çok yerinde kardeş kanı akmaya devam ediyor... Bir eksen kayması bakın nelere mal oldu!  

618/860
“Bir toplum kendi nefislerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d:11)   
“Kendilerine öğüt verildiğinde, öğüt almadılar.” (Saffat:13) 
“ Ve nefislerine uyup azgın zorbaların peşinden gittiler.” (Hûd:59) 
“Artık o gün onlar azabda ortaktırlar.” (Saffat:33)