Sadakat ve Bağlılık Olmadan Güvenmek!

14 Ekim 2012 Pazar, 01:41


Bahçeşehir Üniversitesi tarafından yaptırılan ‘değerler' araştırmasını yorumlarken sosyolojik olarak karşılaştığımız zaaflara değinmiştim geçen yazımda. Araştırmanın bazı yorumlara göre ‘ironik' bulunan sonuçlarından biri de dindar olduğunu söyleyenlerin artışına rağmen birbirine güvenin AB ülkeleri arasındaki en düşük rakamı oluşturmasıydı. Bu sonucu yorumlarken düştüğümüz zaaflara da değinmiştim.

Bu zaaflardan biri şuydu: Otuz yıldır pek çok karanlık gücün nemalandığı iç savaşını durduramayan ve darbe olgunlaştırmak için durmaksızın vatandaşlarını birbirine düşüren gizli muktedirlerin sahneden inmediği bizimki gibi bir ülkede güven duygusunun ‘parametreleri'nin refah toplumu olarak bilinen Kuzey Avrupa ülkelerininkiyle ‘eşdeğer'de tartılamayacağıydı.

Toplumdan topluma veya çağdan çağa değişen bu sosyolojik veriler bir yana, güven duygusunun içimizdeki evrenselliğe bakan daha metafizik bir niteliği de var kuşkusuz. Biraz da bunu açmaya çalışalım. Ama tersinden. Karşınızdakine güven duymak için gereken iyi niyete sahip değilseniz, niyet okumaya başlarsınız derhal, çünkü zihin boşluk kaldırmaz. Bir başka deyişle olasılık hesapları arasına dalar dalmaz zihniniz fesat olana meyleder. Suizan edersiniz kabaca. Karşınızdakine şüpheyle, vehimlerle, kötü niyetle baktığınız sürece ona güvenmeniz de imkânsızlaşır.

Ve başkalarına güvenmemek, kendinize duyduğunuz sadakati de aşağılara çekmeye başlar giderek. Dilinizle ikrar ettiğinizin kalbinize değmediğini fark ettiğiniz zamanlarda bile görmezden gelirsiniz bu sadakatsizliğinizi. Kalbinizin neyi tasdik ettiğini umursamazsınız. Çünkü başkalarından kuşkulanmak, onların sözlerinden emin olamamak daha büyük bir tehlike halini almıştır. Kendinizi kınamayı unutur veya ertelersiniz.

Bugün çok izlenen dizi filmlerin tamamına yakınının entrika ve paranoyayı besleyen öykülerle donatıldığı söyleniyor. İnsanın kendi mahremine ait hudutları yoksa, başkalarının niyetini gelişigüzel okumaya başlıyor ve ilk okumaları böyle yollarla ziyadesiyle motive edilerek art niyetli okumalara dönüşüyor.

Bu böyledir çünkü bir insan hakkında kötü zan üretmek, güzel zan beslemekten daha kolay ve kitleselliğe daha açıktır. Aynı zamanda başkalarının kusur ve kötülüklerini araştırmak, onları açığa çıkarmak daha kamçılayıcı ve teşhirci, yaygınlaştırıcı bir yöntemdir. Eğer iftira atmak gibi ahlakî korkularınız da yoksa, karşınızdakine art niyetli yaklaşmakta bir beis görmüyorsanız, güven duygunuz zedelidir sizin. Karşınızdakilerin durmaksızın size karşı güvensiz davrandıklarını vehmedersiniz. Entrikalara, paranoyalara bel bağlarsınız. Giderek karşınızdaki herkesin size karşı art niyetli olduğunu ya da olacağını farz ederek kimin sözüne güvenebilirsiniz ki? Sevdiklerinize güvenemiyorsanız gerçeğe nasıl sadık olacaksınız? Kendi sözünüze olan sadakatiniz, başkalarına duyduğunuz güvenle ölçülür biraz da. Eğer varsayımlarla atıp tutarak, niyet okuyarak başkalarının gerçeğine yaklaşmayı deniyorsanız, başkalarının da size olan bakışında sadakatin yeşermediğini vicdanen sezersiniz. Kendinize duyduğunuz sadakat azalır, azalır.

Bağlılığa gelince. Sözüne itaat edecek denli kalpten kalbe geçemediğiniz birine hürmet edemez, güvenemez, ondan emin olamaz hale gelirsiniz. Bu durumda ona neyi emanet edebilirsiniz? Irzınızı, malınızı, iyi niyetinizi? Sırrınızı?

İman, emin olmak ve herkesin sizden emin olması anlamına da gelir. İman, bu anlamda mümini (iman etmiş kişiyi) bir güven unsuru haline getirecektir. Değerler araştırmasının sonuçlarında ise aksine dindarlaşma oranındaki artışa rağmen insanların birbirine duydukları güvenin azaldığını görüyoruz. O halde soralım: Kendine dindar diyenlerin ne kadarı mümin?

Elbette bunu bir sosyal araştırmayla ölçmek mümkün olmadığından, güven duygusunun ‘iman'la, ‘emanet'le, ‘emin'likle olan bağlarını yoklamamız gerekiyor. Bir toplumda şeyler arasındaki bağı belirginleştiren, ilişkileri sadakat temeline oturtan, güven duygusunu ziyadeleştiren dinamikler, sosyal araştırmalarla ölçülemeyecek bir ‘görünmez' olan emanet şuuruyla alakalıdır biraz da. İnsan, neye iman ettiğini, neye şahit tutulmakla yükümlü olduğunu söze dökemese de, özünde bilir. Şahit olduğunuz hakikat mülke mi, şöhrete, dünyaya mı, vücuda, eşyaya mı iman ettiriyor sizi? Ya da neye?

Hz. Eyyub'un (as) sabrı evrensel bir kriterdir mesela. Kendi nefsi için değildir onun sabrı. Hz. Muhammed'in (sas) peygamber olmadan önceki dönemde ‘el emin' olarak çağrılması da ‘demode' olmamış, evrensel bir kriterdir. İnsanlığın başlangıcından kıyamete dek bunların ölçülerini tartabiliriz kolayca.  Neden başkalarının kusurunu araştırmamış olduğunu... Kendisine zulmedenleri affetmesinin arka planında nelerin yattığını... İntikam yerine merhamet ve rahmete eğilim göstermesinin inceliklerini... Birçok peygamberin de daha bunun gibi pek çok ‘eskimeyen' erdemi vardır. Bilimselliğin gölgesinde ‘nur' arayan bizlerse, sosyolojik etmenleri ‘evrensel kriter' olarak algılamakla salt bugünü yüceltiyoruz. Güvenilir olmayı, dürüstlüğü ve sadakati sosyolojik tanımlara hapsediyoruz. İçimizdeki evrenselliği uyutma pahasına. (Zaman)