Son 'Ağaç'tan Öteye

13 Eylül 2014 Cumartesi, 15:06

Karşındakini insan yerine koymadığında kendine zulmetmiş oluyorsun. Yardım kuruluşlarının fakirlere ve savaştan kaçan mültecilere yemek dağıtmasına ne zaman tanık olsam aynı şeyi düşünürüm. Eğer bazılarının yaptığı gibi gıda yardımlarını tavuklara yem atar gibi ortaya fırlatıyorsanız elbette aç insanlar paketleri kapmak için birbiriyle yarışacak, kavga çıkacak, herkes kendi çıkarına kilitlenecek. İnsanları izdihama sevk etmek pek insanca olmuyor hiçbir zaman.

Oysa nefsini açlıkla terbiye etmiş, azla yetinen, her bulduğu yemeği nimete şükrederek yiyen fakirlerin dayanışma ve paylaşma melekeleri yedikçe acıkanların doymayan nefsinden çok daha güçlüdür genelde. Bu yüzden başka ihtiyaç sahiplerinin halinden anlamalarına, elindekileri diğer aç insanlarla paylaşmalarına sanılanın aksine daha sık rastlanır.

Onları insanlıktan çıkıp hayvanlar gibi birbirini ezmelerine hizmet ederek ne adına yardım etmiş veya neye hizmet etmiş olursunuz ki. İmdi bu örnekten hareketle devlet hastanesinde yaşadığım bir şeyi anlatabilirim. Klişe bir anekdot. Herkesin başından geçen. Hiç eskimeyen.

Acil servise arkadaşımı zar zor yetiştirmiştik. Azarla karşılandık. Derhal serum verilmesi gerekiyordu ama kağıt evrak imza arasında sedyeyi taşıyacak bir görevli bulunamadığından bir türlü hedefe ulaşamıyorduk. Nihayet serum bağlandı fakat yine azarlanmaya devam ettik. Üşüyordu hastamız ama örtü olmadığından başka yataktakini kapmak zorundaydık. Daha acil hastalara lazım olabilir diye düşünemiyorduk bile, çünkü bizi kendi kişisel çıkarımıza hapsediyordu bu azarlanma.

Başkaları için dertlenerek insani bir tavır sergilememiz mümkün olamıyordu kalabalık koğuşta. Sadece kendi çıkarımızın peşinden koşmaya yönlendiriliyorduk. Çünkü doktorların bu kadar fazla hastaya yetişebilmeleri ancak hastalarla insani ilişki kurmaya kendilerini kapatmasıyla gerçekleşebiliyordu. Vakitten tasarruf hastaya düzgün muamele etmekten daha önemliydi.

Bu durumda hasta refakatçıları o tek örtüyü kapmak için birbiriyle yarışıyor, kağıt imzalatmak için izdihamı göze alıyor, serum bağlatmak için doktora defalarca yalvarmak dilenmek zorunda kalıyordu. Doktorlar da devam edebilmek için otoriter olmak, bağırmak, hastayı susturmak zorundaydı. Çünkü çok çabuk ve seri olmaları gerekiyordu.

Zamanın ruhu buydu. Çağımızın prim yapan tüm seri üretimleri gibi, çabucak tükenecek bir gerçeklik algısı içinde debelenip duruyorduk orada hepimiz. Ah dedim içimden. Ve dahi yüksek sesle. Hiçbir hasta, hiçbir insan bu konuma düşürülmemeli. Tıpkı Afrika'da yardım dağıtan bazı kuruluşların ihtiyaç sahiplerine yemek fırlatışına tanık olduğumda hissettiğim gibi...

Aynı örneği birkaç yazıdır eleştirmeye devam ettiğim kültür sanat yetkilisi kişi ve kurumların genel yaklaşımına dair de verebiliriz. Kitabınız veya filminiz ya da herhangi bir alandaki sanat eseriniz piyasada o an itibarıyla geçerli olan ve 'iş yaptıracak' popüler kıstaslar içermiyorsa tanıtımı yapılmaya değer bulunmaz sözgelimi. Adınız sanatçıdır ama neye niyetlisinizdir? Birbirinizi alt etmek ve listede öne geçmek için insani değerlerden ziyade popüler değerleri gözetmekle yetinirsiniz. Hiçbir sanatçı bu duruma düşürülmemeli. Kendini buna hapsetmemeli.

Bir şeyi hakkıyla yapmamak, zulümdür.

Şimdi kadim medeniyetimizi bugünün dilinde diriltmekten, evrensel değerlerin ihyasından bahsediyoruz. Gelgelelim insan ruhunu yüceltmesi beklenen sanat alanında dahi nefs-i emmare'nin; yani kötülüğü emreden nefsin sınırlı terimlerinden öteye varamıyoruz çoğunlukla.

Kültür sanat seçkileri, yarışmaları veya faaliyetleri için oluşturulan özellikle resmi kurumlardaki kurullar çoğunlukla tanıdıklara fon verme yaklaşımıyla icraatlarını yürütüyor. Liyakatı esas almaktan ziyade. Ama bu kadar da değil. Seçilecek eserin nasıllığına hiç odaklanmadan sadece konu üzerinden yaklaşılıyor çoğunlukla.

Misal; bir milli kahramanlık hikayesi anlatılacaksa en yüksek fonu kafadan alabiliyorsunuz. Konuyu ele alış biçiminiz, ifade ve üslubunuzun evrensel kriterlerle örtüşmesi, eser sahibinin yaşadığı çevrenin veya zamanın ötesine geçebilme mahareti, kuşatıcı ruhu vesaire göz önünde bulundurulmuyor çoğu kez. Pek çok değerli sanatçı bu anlamda maddi destek alamadığından icralarını da hakkıyla gerçekleştiremiyor.

Sanat için elbet fırsat eşitliği çok gerekli ve devletin de en az özel sektör kadar, hatta daha fazla eserleri hakkını vererek desteklemesi çok önemli. Hiçbir toplum mühendisliğine çanak tutmadan. Fakat bir yerden sonra sanat kendi kendini yapar. 'Son ağaç'tan ötede tüm imkanlar kendini yakar. Okumak ve öğrenmekten ibaret değildir çünkü sanat.

Dolayısıyla değerlendirirken sanatçının eseriyle kurduğu evrensel / ilahi bağ, odaklanma, güzeli arama, ilhamını kaynağından çekme gibi kriterleri değerlendirmeye tabi tutacak yetkinlikte ehil kişiler nasıl yetişecek diye bir derdi olmalı kültür sanat yetkililerinin. Özellikle de devlet kurumlarını temsil edenlerin.

Yoksa kültür ve sanat alanında da tanık olduğumuz üzere faaliyet fazlalığı oranında yaşanan 'izdham' eserlerin niteliğini düşürmekten ve onları gerçek değerine kavuşturmaktan uzağa savrulur, savruluyor gittikçe.

(Yeni Şafak)