Cemaatin gönüllerde açtığı yaralardan bir yara

23 Aralık 2014 Salı, 12:51

Hem Bahçelievler’de Taşhiyecilere yapılan baskınlarda ele geçirilen sis bombasıyla Zir vadisine yapılan kazılarda bulunan sis bombasının seri numaralarının aynı olduğu ortaya çıkmış. Biri Ergenekon diğeri El Kaide, birbirinden çok farklı gruplara yönelik operasyonlarda tek bir bombanın iki kez bulunmasının 14 Aralık soruşturmasının önemli delillerini oluşturuyor. 

Bizler Ergenekon’un varlığını iliklerimize kadar yaşarken de, sonrasındaki açılımlar sürecinde de... Ümraniye’de bir evde ele geçirilen bombaları, Poyrazköy’deki, Erzincan’daki ele geçirilen delilleri, sahte imza tartışmalarını, Tübitak raporlarını vs. Sorgulama gereği duymadık. Hepsi de emin olduğumuz delillerdi.

Mavi Marmara sonrasına, İsrail saldırıları sonrasına, 12 Eylül ve 28 Şubat sonrasına, Hrant Dink ve rahip cinayetlerinin sonrasına yeniden dönüyoruz hep beraber bir kez daha. Hanefi Avcı olayını, Mit krizini, Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarındaki bit yeniklerini, Kürt açılımının kışkırtıcı cinayetlerini vs. Yeniden ele alıyoruz bu dönem. Şimdi cemaatin içindeki bir grubun silahlı örgüt kurmaktan yargılanması söz konusu olduğu günlerdeyiz. Yeniden açılıyor gerçekler.

Bin parmaklı el meğer sadece cömertlik ve vericilik için açılmıyormuş hissiyatı hemen herkeste hakim. Dini cemaat olmayı teşvik eden kanaat önderlerinin yaklaşımındaki riskli yönlendirmelere de şerh düşen pek çok yazı yazdım bir yıldır. Herkes gibi ben de acizane. Okuma zahmetine pek katlanmadılar. Hemen biatçı filan ilan ettiler. İnsanlar bir araya geldiğinde gerçeği anlamaya çalışmıyor. İnsanlar bir araya gelince nefret çoğaltıyorlar ve öfke. Dini cemaatte de farklı olmuyormuş.

İftiralar sınır tanımadı. Bu zulme son vermek maksadıyla kendi üslubumun dışına çıkarak net bir cümle kurdum sadece bir kez, tam anlayacakları dilden. Günlerce hakarete maruz kaldım sosyal medyada. Beddualar, lanetler dinmedi. Beddua, alaycılık ve hakaret içeren tivitlerinin sayısı milyonu geçti.

Tevhid hakikatini bilmediklerini söyledim, iftiralara maruz kaldığım bir yazıyı vesile ederek. Ne kafirliğim kaldı ne kibrim. Oysa bu kışkırtıcı cümle tam da delili oldu bunun. Tevhidin hakikati insanın ferdî olarak nefsinde yansır. Demeç vermekle, akidenin ne olduğunu anlatmakla onu tebliğ etmiş olmadınız hiçbir zaman. Hakkın, yüzünü sadece sevdiklerinizden değil sevemediklerinizden de gösterdiğini bilerek davranmanız beklenirdi kendinizi ve bizi İslam’ı en iyi tebliğ edenler olduğuna inandırmışsanız hele.

Burada acımasızca bana ve benim gibi başka birçoklarına yapılan ile devlete (dolayısıyla hepimizin dolaylı dolaysız olarak hayatına) yapılan arasında hiçbir fark olmadığını biliyorum uzun zamandır. Cemaatleşmenin aşk ve irfanı sindiren, yok sayan niteliği daima ortaya çıkıyor er geç. Birörnek öfkelenen, birörnek nefret edip intikam yöntemleri geliştiren, ezbere konuşan, proje ilişkiler kuran, sahte duyarlılıklar geliştiren, toplu hezeyanlar içinde haklı çıkmak adına adalet ve tevhid duygumuzu yerle yeksan eden, arkadaşlıkları arkadan hançerleyen... Böyle cemaatçiliklerle maalesef aşk ve irfan ehli olup hakikati gönülden gönüle aktarmak mümkün olmuyor.

Samimi ve sahici bir davet ve tebliğ için insanın vahyi gönlüne indirmesi gerekiyor semadan. Bunun için de gece gündüz hatim yapmak yetmiyormuş. İsterse dünyanın dört bir yerine gitsin, insanları davet ettiğiniz şey maalesef hakikat olmuyor. ‘Toplu irşad’ diye bir mekanizma işlemiyor kalp ahlakı söz konusu olduğunda.

Gemiyi ilk terk edenler, arkamızdan vuranlar diye hakkımızda aylarca kaba saba üsluplarla yazı yazanlar, yüksek miktar paraya satılmakla itham edenler, cemaatin ekmeğini yerken sövüyorsun diye alay edenler, artık bizlerin yakasından düşsün. Kayda geçsin diye tekrar etmek zorundayım: Gazeteden olduğu gibi, yayınevinden de bir yıl önce ayrıldım. Taraftarlılık üzerinden kurmadığım için meselemi, işsiz kalmayı yeğledim. Bir yere transfer filan da olmadığım gibi, bir kez daha belirteyim: Aylar sonra bu gazetede yazmaya başladığımda aldığım para, Zaman’da aldığım paranın neredeyse yarısına yakın.

17 Aralık darbe süreciyle birlikte etrafımdaki pek çok kişide aynı hissiyat belirdi:

Cemaatin kullandığı “savaş hiledir” sözünün ne kadar tehlikeli bir sosyolojiye tekabül ettiğiyle ilgili olarak. (Gerekirse kamufle olur, her türlü takiyyeyi, tedbiri yaparız. Yıllarca ölü hücre olur uyuruz. Masumuz, bir tek kanıt bile yok diye kafa tutarız sonra da.) Bu sözlerin yaşanmışlığı ve şahitliği pek çok kişinin hayat hikayesinde yerini aldı, alıyor maalesef.

Etrafımdaki hemen herkesin “bizi bu kadar enayi yerine koyabildiklerine nasıl inanıyorlar” deseler de bir vakitler tıpkı benim gibi onların dürüst ve sahici olduklarına inandıklarını biliyorum. Bunu da kayda geçirmemiz gerek. Kendilerini kandırılmış hissedenlerin artık cemaatin (maalesef tamamıyla ilgili olarak) söylediği ve yaptığı hiçbir şeye güvenememeleri başlı başına bir sorun. Bu onları vicdanlarda yargılamaya yeterken kurunun yanında yaş da yanıyor.

Elbet bir kez daha suçlular dışarıda, masumlar içeride kalmasın ama: Şimdi hiçbir şey olmamış gibi insan hakları ve batı demokrasisi çığlığı atanların din kisvesiyle örttükleri ne kadar zulüm varsa ortaya hakkıyla çıkmalı. Emin olmanın, iman etmenin, emaneti ehline vermenin vicdanlarda, gönüllerde ve vatan nezdindeki karşılığını yeniden ele almanın zamanıdır. Hepimiz için. (Yeni Şafak)