Küresel diplomasiye ‘kesrette vahdet’ dili gerek

09 Şubat 2019 Cumartesi, 11:37

Nedir öğrenmek diye kabaca sorulunca ilk cevabım şu oluyor hep: Kalpten kalbe geçmek. Nasıl olacak bu?

Bir bilgiyi dışarıdan içeri aldığında seni dönüştürmüyorsa, nefsinde karşılığı yoksa, o öğrenilmiş olmuyor. İspatını hayatında, kalp ilminde yapamadığın bir bilgiyi canlandırmış ve aslında öğrenmiş olmuyorsun.

Tatbiki yapılmadığında, senin içinde neyi dönüştürdüğünün alameti gelmediğinde şuradan şuraya aktarılıp gitmeye devam ediyor bilgi. Kitaplığında tozlanan bir biblo gibi, ölü nesne! Sözel, felsefi, fikirsel, düşünsel olarak.

Gerçi bugün buna da öğrenmek diyoruz. Çünkü her yer ve her boşluk muhakkak ki bilgiyle dolu ve biz ilmin ortasında alim olduğumuzun sanrısıyla her bilgi kırıntısını çuvala atınca onu öğrendiğimizi sanıyoruz. Daha ziyade saman çuvalı bu.

Faydasız ilim misali. Yükü ağır, taşıyıp duruyoruz binbir zahmetle. Sonra bir bakıyoruz, bir arpa boyu yol katetmemişiz. Çünkü iç dünyamızda dirilmiş bir yansıması, bir göstergesi yok.

***

Evet buradan sıçrama yaparak daha önce defalarca yazdığım eksik veya gaflet dolu eğitim yöntemlerimizin canlı bilgiye dönüşmesi için gerekenlere dair yeni bir yazıya dalmaya başlıyorum.

Şimdi kıymetli bir kurumumuzun gayretiyle modül modül oluşturulmakta olan bir eğitim yöntemi var önümde. Gerçekten takdire şayan bir çaba diyerek, acizane emanet duygusuyla bir şerh düşmeye, kayda geçirmeye niyet ettim. Zira konu bugünün ruhunda bizim için olmazsa olmaz bir diriliş bekleyen ‘küresel diplomasi.’

Bugüne dek zaman zaman yazılarımda üzerinde durduğum bir kavram. Küresel dilin zamanın ruhuna uygun kavramlaştırdığı söylemlerle kendi gerçeğimizin evrenselliğini asla ifade edip paylaşamayacağımızdan dem vuruyorum çünkü çoğu zaman.

Ki bu küresel dil kapitalist, arzuları manipüle eden, teşhirci, tüketime dönük bir üslubun gizli şiddeti yücelten nefs-i emmare dili olmaktan öteye gidemiyor. Lakin sesi gür çıktığından baştan sona evrensel olduğunu haykırıyor.

Neden? Çünkü küresel tahakkümün eseri. Evet, bugün dünyada öğrenmek deyince küresel anlamda baskın olan, üstün olan hangi aktörlerse onların dili genelleşiyor ve diğerlerini kendine dönüştürüyor.

Ama bize öğretilen, kalpten kalbe geçecek olması beklenen böyle bir nefs-i emmare üslubu aslında. Küresel dil niyetine. Dil derken sadece konuşmaktan bahsetmiyorum, her anlamda yaşama kültüründen, bir edepten, usulden, üsluptan, dolayısıyla kültür sanattan bahsediyorum.

***

Bireyselcilik bahanesiyle kendine münferit bir benlik vererek, hür olmanın bütün’le ilişkisini yok sayarak bunu bir tür seçme özgürlüğü olarak algılayan üslup. Kendine almayı başkalarına vermekten üstün tutan, zayıf olanın elimine edilmesi gerektiğinden hareketle onu sömürmeyi meşrulaştıran bir üslup.

Hak için, vatan millet memleket için amel edilen her şeyi küçümseyerek, hamasi bularak, nefsini şişirecek her türlü gösterişi yücelten bir üslup. Medeniyetin maneviyatla ilişkisini kökten kesmiş bir üslup. Böyle daha onlarca madde sıralamak mümkün ama meramım anlaşılmıştır herhalde.

İmdi buradan hareketle, egoyu obezleştiren bu küresel dilin bugünkü diplomasinin tamamına hâkim olan söylemlerine, kavramlarına alternatif geliştirmenin aciliyetini daha ‘içerden’ idrak etmiş olacağımızı umuyorum.

***

Misal, “dünya beşten büyük” sözü. Son derece anlamlı ve başarılı bir söylem bana göre. Ve küresel diplomasiye Türkiye’den değerli bir armağan.

Hemen her devlet özellikle iç savaşa maruz bırakılan ülkelerden sınırları geçerek sığınmaya çalışan mağdurlara kapıyı kapatırken bizim Ensar ruhuyla savaş mağdurlarını kabul etmemizi düşünün. İçte ve dışta yıllardır devam eden bütün kızıştırmalara, şiddet içeren provokasyonlara rağmen bizi birbirimize düşürememiş olmalarını da ekleyin bu yaşam kültürümüze.

İşte bu söylemden hareketle acizane şöyle dedim ben de yazılarımda: “Dünya beşten, gönül kâinattan büyük!” Öyle ya, ülke hudutlarını, gümrükleri vs ikincil bırakan bir evrensel duygumuz var, gönülde. Ki içine celali cemali; her şeyi alabiliyor. Öylesine geniş. Kültürümüzdeki “kâinata sığmadım mümin kulumun kalbine sığdım” mealindeki kudsi hadisin capcanlı bir tefsirine bir giriş değil midir bu aynı zamanda?

***

Gelelim bugünün elan geçerli ‘küresel diplomasi’ söylemlerine. “Medeniyetler çatışması” adlı diplomasinin bir türlü tüketilemeyen söyleminin müzmin mağdurlarına kaybettirdikleriyle 20 yıldan fazla uğraştık mesela. Bu önkabul yüzünden sömürüye, işgale, darbelere devletler eliyle yeşil ışık yakmaktan bizar olmadık mı?

Nasıl mümkün başka bir dünya? Onu iç dünyamızdan dışarıya doğru; etrafımızda, memleketimizde, bölgemizde yaşatamadıktan sonra? (Enfüsten âfaka)

Medeniyetler çatışması yerine “çoğulcu medeniyet” diyerek çeşitlilik ve farklılığın düşmanlaştırıcı bir etken olarak vurgulanmasına daha söylemden ve algı düzeyinden karşı çıkmış olmaz mıydık en basitinden? Ama biz ne yaptık; durmadan radikal unsurların terör estirdiği bir dünyada kardeşlik ve barıştan söz etmekle yetindik. Baskın dilin çoktan pratiğe dökülmüş “medeniyetler çatışması” teorisine kuramsal bir ilksöz dahi yazamadık!

Halbuki elimizde müthiş bir evrensel tecrübe vardı. Çoğulculuk kavramına vurgu yapabilen bir “kesrette vahdet” şuurunun ifadesini küresel diplomasi diline sokamaz mıydık? Üstelik kültürümüzde ve hayatımızda bunun her an pratiği mevcutken?

Kendi özgün dilimizde gerçeği insanlığın alfabesiyle konuşturacak bir küresel söylem geliştiremez miydik?  (Yeni Şafak)