Müslümanlar nerede duruyor?

28 Ekim 2015 Çarşamba, 05:53

En yaygın kimliğe, tecrübeye, devasa teorik ve pratik birikime sahip İslam’ı referans alan kesim, sahip olduğu imkânları hayata aktarabilse, içinde yaşadığımız toplumun temel sorunları kolayca çözülebilir. Ancak hem bireysel hem toplumsal hayatı düzenlemek amacıyla vazedilen hükümleri temel kaynakların sayfalarına hapsetmiş, bekletiyorlar. Onları uygulamaya yönelik ciddi bir gayretten oldukça uzaktalar. Daha vahimi, içinde bulundukları sorumluluk ve vebalin farkında değiller ve duyarsız davranmaktan rahatsızlık duymuyorlar.

Bu bağlamda kuşkusuz en tipik örnek, son derece yakıcı ve hayati hale gelen Kürt Meselesidir. İçinde varlığımızı sürdürdüğümüz toprakları yaşanmaz hale getiren çatışma ve düşmanlığın ileri boyutlara varmasına neden olan bu konu bir türlü hak ettiği biçimiyle İslami kesimin gündemine girmiyor.

Her şeyden önce bu sorunun nasıl çözülebileceğine dair özgün bir proje veya öneriye sahip değiller. İslam’ın kaynaklarının ve tarihi tecrübesinin adaleti esas alan yaklaşımını günümüze aktarmak gibi bir kaygı taşımıyorlar. İçini nasıl dolduracaklarını bilmedikleri ve slogandan öte bir anlam taşımayan ‘İslam Kardeşliği’ ve ‘Ümmet’ sloganıyla büyük ölçüde devletin tezlerine destek veriyorlar.

Şöyle ki:   

Kürt Meselesini merkeze alıp bunun üzerinden şiddete dayalı veya demokratik usullerle siyaset yapan kesimin taleplerine nasıl yaklaştıkları bir fikir sahibi olmamız için yeterlidir. ‘Talepleri nedir?’ sorusunun en kestirme cevabı şu olsa gerektir: ‘Ulus Devletin kurulması ile birlikte Kürtlerin gasp edilmiş hakları iade edilsin.’

Kimileri, bu cümledeki ‘Kürtlerin’ kelimesinin yerine; ‘Müslümanların’, ‘Gayrimüslimlerin’, ‘Komünistlerin’, ‘Alevilerin’ ve benzeri kesimleri ifade eden kelimeleri yerleştiriyor.

Ya da haklı olarak şöyle bir cümle de kurabiliriz: Ulus Devlet; Osmanlıdan tevarüs eden şekliyle İslam ve Müslümanların belirleyiciliğine ve etkinliğine, İslami esaslara göre şekillenen tüm kurum ve kuruluşların varlığına son verdi. Din karşıtı düşüncenin egemen olduğu bir sistem kurdu. Bundan dolayı tüm Müslümanları baskı, zulüm ve şiddet altına aldı. Kürtler hem Müslüman olduğundan hem farklı etnik aidiyetleri nedeniyle, yani Türk olmadıkları için ek olarak katlanmış baskı, zulüm ve şiddet gördüler.

Daha önce var olan bir şeyin iadesi söz konusu edilebileceğinden yukarıdaki cümlede geçen ‘iade’  kelimesi; Ulus Devletten önce, yani Osmanlı döneminde bu hakların gasp edilmediğinin kanıtıdır. Kürtlerin ve diğerlerinin başka sorunları olabilir ama o dönemde bugünkü anlamında hak gaspından söz edilemez. Demek oluyor ki, bu sorunların patenti Ulus Devlete aittir.

Şu hususu da dikkatten kaçırmamak gerekir: Kürt Siyasetini merkeze alıp mücadele edenlerin hedefi Osmanlı Devleti, İslam ve Müslümanlar değildir. Kurtuluş Mücadelesi ile Anadolu ve Kürdistan’ın Birliğini İslami esaslarla sürdürmek isteyenlerin emeği ve mirası üzerine bir oldubittiyle oturan Ulus Devlet hedeftir.

O halde şu sorunun cevabını aramalıyız: Niye Türkiye’deki İslami Camia, kendisine de kast eden Ulus Devletin yanında durmak pahasına Kürt siyasi hareketine karşı olma ve saldırma ihtiyacı duyuyor? Hem de çoğu zaman bu saldırıları; ‘Dinsiz, İmansız, Marksist, Ateist, Ermeni’ gibi dini söylem üzerinden kurguluyor. Benzer din karşıtı sıfatlara sahip olduğu ve çok daha gaddar uygulamalara başvurduğu bilindiği halde devlete benzer suçlamalar yöneltmiyor. Bununla da kalmıyor masum muamelesine tabi tutuyor. Hatta yanında durmayı zorunlu görüyor. Küçümsenmeyecek sayıya sahip bir kitlenin daha ileri gidip devleti savunmayı kutsal, yani İslami bir görev saydığı da oluyor. Bunun için fetva üreten sarıklı cübbeli ulema geçinen zatlar da var. Oysa bu çelişkili tutumu haklı, meşru ve mazur gerekçelere dayandırmak olsa olsa bir akıl tutulması ile mümkün olabilir.

Kimileri, kurucuları İslami camiaya mensup olan ve İslam’a hizmet etmeyi amaç edinen Ak Partiyi desteklemek için bu yola başvurduklarını iddia ediyorlar. Bunun doğru olmadığını şundan anlamak mümkün: Daha bu sorun adına şiddete başvurulmadığı yıllardaki iktidarlar döneminde de İslami Camia büyük ölçüde aynı tavra sahipti ve devleti suçlamaktan imtina ediyordu. Denilebilir ki; benzer söylemleri yarım yüzyılı yılı aşan bir süreden beri savunuyorlar. Altmışlı, yetmişli, seksenli yıllarda camianın içinde bulunan ve olan bitenin farkında olanlar bunun canlı şahididirler.

Bu durumu; son derece ilginç bir sapma olan ve hayatına kast edene âşık olmak da denilebilecek Stokholm Sendromu ile açıklayanlar da var. Böyle düşünenlere göre İslami Camia, varlığına kast eden devlete âşıktır veya eski aşkını değişen sevgiliyle de sürdürmektedir.

Sözün özü: Müslümanların kendilerini doğrultmaları belki de toplumun en acil sorunu olarak önümüzde duruyor. (Milat)