Sorgulama ve usule dair

02 Aralık 2018 Pazar, 13:57

Tarih tekerrürden ibaret sözünü çok defa duymuşuzdur. Bu tarihin bir hakikati değil, haklılık payını bizlerden alan bir durum tespitidir. Tarihi olaylardan daha çok tarihi şahsiyetlerin anlattıkları ve düşünceleri üzerine yaptığımız okumalarda şuna görüyoruz ki, bugün yaşadıklarımız yüzyıl öncesinde yaşananlardan farklı değildir. Baktığımızda yüzyıl önceki tartışmaların ana mecrasına nasıl “neden geri kaldığımız” üzerinde yoğunlaşmışsa bugün de ahlaki zafiyetlerimiz üzerine yoğunlaşmıştır.

Ünlü oryantalist Ernest Renan’ın Sorbonne Üniversitesi’nde verdiği meşhur konferansında, “İslam terakkiye manidir” tezini ortaya attığında pek çok Müslüman âlim ve münevverlerden reddiyeler yükselmiştir. İslam dünyasında, “İslam terakkiye manidir” sözüne karşı iki tepki gelişmiştir. Birincisi evet İslam terakkiye manidir, o yüzden dinle aramıza mesafe koyalım en azından dini somut hayatımızdan çıkaralım diyenlerdir. Bu kesim bundan dolayı seküler bir toplumsal yapıyı talep etmişlerdir.İkincisi, hayır İslam terakkiye mani değildir, Müslümanlar İslam’ı doğru bir şekilde anlayamamışlar ya da güncelleyememişlerdir, diyenlerdir. Bunlar ise çağın gereklerine uygun güncellenmiş dinin toplumsal hayata hâkim olması gerektiğini düşünürlerken Batı’nın ilim ve fennini almayı zorunlu görmüşlerdir. Bu tartışmaların sonucunda her iki tarafın da vardığı son nokta Batılılaşma olmuştur.

Bugün yaptığımız tartışmanın ana ekseni ise Müslümanların ahlakiliği sorunu üzerinedir. Peki, son zamanlarda sıkça yaşanan bu tartışmanın sebebi ne olabilir? Başlatılan bu tartışma ve yöneltilen bu soru biz Müslümanlar için çok önemli. Bu yüzden üzerinde fazlasıyla düşünmemiz gerekiyor. Müslümanların ahlakiliğinin tartışılmasının temel sebebi, günümüzde dini kimliği temsil eden şahıs ve kurumların pratikteki uygulamalarıdır. Bunu sadece iktidarda olma ve hükümet etme meselesi olarak anlamamalıyız. Dini kimliğe atıf yapan kesimlerin büyük çoğunluğunun gündelik hayatında da görülen bir sorundur.

Baktığımız zaman tartışma yüzyıl öncesinde olduğu gibi yine iki farklı bakış açısı üzerinden yürümektedir. Genel anlamda dinin toplumsal anlamda varlığına karşı çıkan seküler kesimin bir kısmı bugünkü yaşadığımız ahlak krizini tamamıyla dine yüklerken bir kısmı dinin istismar edilmesine yüklüyor. Buna karşın dini kimliği ve dinin toplumsal hayattaki etkisini önemseyen kesimin büyük çoğunluğu ahlak krizini dine değil ferdi zafiyetlere ya da bu zafiyetlerin oluşturduğu kurumsallığa bağlarken bir kısmı ise geleneksel din anlayışına bağlıyor.

Yüzyıl önce ilerleme geri kalma ekseninde başlayan sorgulamalar, günümüzde ahlak üzerinden yeniden tekrarlanıyor. Bu istikamette yapılan tartışma yüzyıl önce nasıl sonuç alamadıysa bugün de sonuç alamayacaktır. Yüzyıl önce ilerlemenin mahiyeti, emperyalizm, kapitalizm ve değişimin gücüne dönük sağlam bir zemin üzerinde sorgulama yapamadığımızdan tartışma sadece din, gelenek ve Müslümanlar üzerinden yürümüştür. Bu yüzden sorun tüm boyutlarıyla ele alınamamış, kuru bir batı taklitçiliğiyle dinin batılı değerler istikametinde güncellenme talebi arasında çözümsüz kalmıştır.

Bugün de ahlak sorunu kültür emperyalizmi, kapitalizm, değişim ve çağdaşlık miti gibi dış etkiler dikkate alınmadan yine sadece din, gelenek ve Müslümanlar üzerinden yürüyor. Kendi temellerimiz üzerinden bir sorgulama yapamadığımızdan bu tartışma da bize sağlıklı sonuçlar vermeyecektir. Bunun için dış etkilerin hegemonyasından kavramlarımızı ve kurumlarımızı kurtarırken fikri ve fiili tembelliğimizi de sorgulamalıyız. Kendimizden kaynaklı sorunları, asli kaynaklarımız zemininde ve bir usul çerçevesinde ilmin ve vicdanın imkânından faydalanarak cesurca tartışmalıyız. (Milli Gazete)